Bir zamanlar, dağın tepesindeki bir köyde genç bir adam yaşarmış. Babasından küçük bir kulübe ile güzel bir at miras kalmış. Arada sırada atıyla deniz kıyısındaki şehre iner, köylülere ihtiyaçları olan şeyleri, çoğunlukla tuz ve çay, bazen de yağlı birkaç deniz balığı getirerek yaşamını kazanırmış.
Bir gün, yine uskumru, ton ve bir çuval tuz yüküyle yollardaymış. Sabahtan beri, atı dizginlerinden çekerek götürüyormuş. Dağı saran yol hem atı hem sürücüsünü o kadar yormuş ki durup dinlenmek zorunda kalmışlar. Bereket versin, taze otların çıktığı ve bir pınarın kaynadığı küçük bir düzlük bulmuşlar. Genç adam atın yükünü indirmiş, bir ağacın gölgesine koymuş ve hayvanı otlamaya bırakmış. Sonra kuru çalı çırpı toplayıp ton balığı çorbası yapmak için ateş yakmış. Gücünü yeniden toplarsa, aşabilecekmiş önündeki yolu.
"İki uskumru kızartıp kaynağın serin suyundan içeceğim. Güç toplayıp yola koyulur, sonra evimize varırız".
Çorba kaynamaya başlayınca düzlüğü iştah kabartan bir koku sarmış. O anda genç adamın daha önce hiç görmediği bir oğlan dağdan ini vermiş.
Oğlan tencereye iyice yaklaşmış, yağlı çorbanın kokusunu iştahla içine çekmiş. Gözlerinden aç olduğu anlaşılıyormuş.
"Bayım, çorbanızdan azıcık da bana verebilir misiniz. Sabahtan beri ağzıma bir şey koymadım.
Çok açım", diye yalvarmış oğlan. Sesi ağlamaklıymış. Gözleriyle tencereyi yiyormuş sanki!
"Otur, açlığın ne olduğunu ben de bilirim. Çorba ikimize de yeter. Sana kızarmış uskumru da veririm", demiş genç adam nazikçe. Oğlana duman tüten bir çanak çorba uzatmış. Sonra kendisine de çorba koymuş ve yemek yemeye öyle bir girişmiş ki başını bir kere olsun kaldırmamış. Çorba gerçekten güzel olmuş. Kızarmış uskumru iştah kabartan kokular yayıyormuş. Ama genç adam balıkları almak için ayağa kalkınca oğlanın son parçayı ağzına götürdüğünü görmüş.
"Şuna bak, doymak bilmiyor!" demeyi geçirmiş aklından ama oğlanın aç gözlerini görünce bir el hareketi yapmakla yetinmiş.
"Uzun zamandan beri yemek yemediğin belli. Demek dayanamadın! Önemli değil. Çorba güzel ve boldu. Köye varınca kendime yeniden balık kızartırım."
Bu arada, ormana girmiş olan atı getirmeye kalkmış. Sonra malları yüklemek için onları bıraktığı düzlükteki yere getirmiş. Ama mallar kaybolmamış mı! Balıklarını kaçıran kişiyi görmek için düzlüğü araştırmak amacıyla arkasına dönünce korkudan saçları diken diken olmuş. Oğlanın yerinde korkunç
Yamamba duruyormuş. Kocaman iki ateş çemberi gözleri fır fır dönüyormuş. İğrenç başındaki saçları gümüş dikenler gibi dikiliyormuş. Ateş kızılı dili yerlere kadar sarkan korkunç ağzı, yükten geriye kalanı, yani tuz çuvalını yutmaktaymış. Balıklardan küçük bir iz bile kalmamış.
Yamamba genç adamı farkedince çabucak çuvalı yutmuş ve yeni avın üstüne atılmış. Genç adam son anda atın arkasına atılmış. O zaman, Yamamba onun yerine atı yakalamış, parçalayıp kocaman parçalar halinde yutmuş. Genç adam, Yamamba'nın atı yemekle uğraştığını görünce var gücüyle düzlükten kaçmış ve dağa tırmanmayı başlamış, bacaklarının var gücüyle koşmuş. Ama gittikçe yoruluyor, sık sık sendeliyor, düşüyormuş. Yine de uzaklardan korkunç homurtuyu işitiyormuş.
"Yamamba beni izliyor", demiş kendi kendine. Bu düşünceyle yüreği duracak gibi olmuş. Daha hızlı koşması olanaksızmış. Yamamba kısa sürede kendisine ulaşırmış. O zaman, saklanacak emin bir yer aramış. Birden önünde küçük bir göl farketmiş. Gölün tam kıyısında sık yapraklı kocaman bir ağaç varmış. Tam zamanında ağaca tırmanmış. Çünkü Yamamba geliyormuş. Öyle bir soluyormuş ki çok güçlü bir rüzgar esmiş gibi ağaçlar yerlere kadar eğiliyormuş.
Yamamba gölü görünce "Çok denk düştü. Tuz beni korkunç susatmıştı", demiş.
Gölün kıyısında diz çökmüş, suya eğilmiş. Ama o da ne! Suda ağacın bir dalına oturmuş genç adamın görüntüsü varmış!
O zaman, Yamamba pek keyiflenmiş. "Yaa, seni sonunda buldum, evlat," demiş. Demek burada saklanıyordun!" Görüntüyü yakalamak için suya saldırmış. Genç adam hiç bu kadar kocaman bir baş görmemiş. Bu kadar komik bir manzara karşısında gülmekten kendini alamamış.
"Haa, yukarıdasın demek!" demiş şaşıran Yamamba. "Ama hiç farketmez, elimden kurtulamazsın.
Çabuk söyle, oraya nasıl ulaşabilirim."
Çok korkmuş olmasına karşın, Yamamba'nın salaklığının doymazlığını hayli aştığını biliyormuş.
Belki hala onu kandırma şansı olabilirmiş.
"Başının üstüne bir taş koyman gerek. Sonra şuradaki kuru dala tırman. Yoksa buraya ulaşamazsın", demiş çabucak.
"Yaaa!" diye homurdanarak iri bir taş aramaya koyulmuş, sonunda uygun bir tane bulmuş.
"Bununla iyi tırmanırım", demiş kendi kendine. Taşı başının üstüne koymuş. Genç adamın gösterdiği kuru dala sakına sakına tırmanmış. Doğal olarak ağırlığı altında dal kırılmış ve Yamamba gölün tam ortasına düşmüş. Ta yukarılara fışkırmış sular. Genç adam fırsattan yararlanarak ağaçtan indiği gibi kaçmaya koyulmuş.
Bu arada akşam olmuş. Genç adam duyduğu korkudan öyle bitkin düşmüş ki ayakta güçlükle durabiliyormuş. Bu yüzden, uzakta bir ışık görünce çok mutlu olmuş.
"Mutlaka orada oturan birileri vardır", demiş kendi kendine. "İnsanların yanında hiçbir tehlikeyle karşı karşıya kalmam". Işığın gösterdiği yolu izlemiş.
Az sonra, küçük kulübenin önündeymiş. Seslenmesine kimse cevap vermeyince açık duran kapıdan içeri girmiş. Kulübede kimse yokmuş ama ocakta alevler çıtırdıyormuş. Kulübenin sahipleri uzakta olamazlarmış. Genç adam ateşin karşısına oturup onları beklemeye başlamış. Böyle uzun süre beklemiş. Gözleri kapanmaya başladığı anda, kulübenin önünde ağır adım sesleri, arkasından tanıdık bir soluma işitmiş. "Sonunda evime geldim. Sonunda kurulanabileceğim", diye söyleniyormuş
Yamamba. "Oğlan elimden kaçtı ama karnımı da güzelce doyurdum. Çorba fena değildi, balık çok nefisti. Hele at! O ne etti! Belli ki yaşlı değildi. Fakat tuza dokunmasam, iyiymiş".
Uyku falan kalmamış oğlanda. Bir anda dipdiri olup saklanacak bir yer aramış. Kaçmak için artık çok geçmiş! Çünkü Yamamba kapının önünde duruyormuş. Son anda, ocağın üstündeki kirişlerden birine tırmanmış. Görünmemek için iyice yapışmış. Tam zamanında tırmanmış. Yamamba içeri girmiş ve isteksizce yaptığı banyodan sonra, ısınmak için dosdoğru ateşe yönelmiş. Ocağın yanına oturarak tırnaklarını ateşe uzatmış.
Bir süre sonra, yüksek sesle düşünmeye devam etmiş: "Şu oğlanı kaçırdığıma üzgünüm. İyi bir çerez olurdu hani! Düşündükçe acıkıyorum. İyi de ne yiyeceğimi bilmiyorum".
Bu sözler üzerine, gözlerini devire devire çevresine bakınmış.
"Bir fikir geldi aklıma! Kendime pirinç pastası pişireceğim."
Oflayarak kalkmış, tel dolaba gitmiş. Önlüğünde pirinç pastalar tutarak geri dönmüş. Pastaları saça koyup önce bir yüzü kızartmış, sonra öteki yüzünü kızarttıktan sonra ocağın kıyısına koymuş.
Ateş hoş bir sıcaklık yayıyormuş. Yamamba gittikçe daha ağır çeviriyormuş pastaları. Sonunda, başı göğsüne düşmüş ve başlamış horlaya horlaya uyumaya.
Pastaların kokusu tavana kadar çıkmış ve acıkan genç adamın burnunu gıdıklamış. Şu pastalardan hiç olmazsa birinin tadına bakmayı ne kadar istermiş. İyi de nasıl ulaşacakmış! Sonunda, yanında kirişin üstüne uzatılmış uzun bir sopa farketmiş.
"İşte, bu benim işimi görür", demiş kendi kendime. Elini usulca uzatmış. Yamamba horluyormuş hiç kımıldamadan. Sopayı almış, Yamamba'nın en uzağındaki, ocağın kıyısındaki pastalardan birine batırmış. Sonra yavaş yavaş kendine çekmiş. Ohh, öyle nefismiş ki! Ama tek pasta açlığını yatıştırmaya yetmemiş tabii. Genç adam şansını bir kere, bir kere daha denemiş. Az sonra, son pasta da kaybolmuş.
Yamamba uzun bir süre uyuduktan sonra uyanmış. Hoşnutsuzca çevresine bakmış. "Ben ne istiyordum! Hah, hatırladım. Tel dolaptan pirinç pastaları getirecektim", demiş kendi kendine.
Kalkmış, bir dağ pasta getirmiş ve kızartmaya koyulmuş. Özenle çevirerek kızarttıktan sonra ocağın kıyısına koymuş pastaları. Yeniden pastaların kokusu ve sıcak yapacağını yapmış. Yamamba uyumuş ve gürültüyle horlamaya başlamış. Genç adam nefis kokan pastaları görünce dayanamamış. Sopayı yakalamış ve yeniden pastaları arka arkaya çekmeye başlamış. Artık kendisinden o kadar eminmiş ki
Yamamba'yı bile umursamıyormuş. O son pastayı da yedikten sonra, Yamamba hala horlaya horlaya uyumayı sürdürmüş.
Bir süre sonra uyanmış ve yeniden mırıldanmış: "Ben ne yapacaktım! Hah, hatırladım. Kızartmak için tel dolaptan pasta getirecektim."
Ayağa kalkmış ama yolun yarısında birden durmuş ve şaşarak geri dönmüş. "Ama ben pastaları kızartmıştım, odada hala koku var!"
Ocağın her yerini aramış ama tek pasta bile bulamamış. Bu arada, kirişin üstündeki genç adam buram buram terliyormuş. Yamamba birden sevinçle haykırmış "Belki de mutluluk tanrısı Fukurokucu yemiştir. Pirinç pastasına bayılır. Pastalarımı beğenirse, bana mutluluk getirir. Canım çekerse, kendime yeniden kızartabilirim."
Yeniden tel dolaba gidecek gibi olmuş ama sonra karar değiştirmiş. "Yoruldum. Hiçbir şey yapmayacağım. Gidip yatacağım."
Sonra Fukurokucu'ya -hala odada olduğunu düşünüyormuş- güzel düşler görmek için kazanın içinde mi yoksa kirişin üstünde mi yatması gerektiğini sormak gelmiş aklına.
Odanın ortasında durup bağırmış: "Fukurokucu, güzel düşler görmek isterdim. Kirişin üstüne mi, kazanın içine mi yatmalıyım?"
"Kazanın içine", diye cevap vermiş genç adam hiç bozuntuya vermeden, sesini değiştirerek.
"Pekala, kazanın içine yatacağım "Yamamba kazanın içine girmiş, rahat edecek biçimde yerleşmiş, esnemiş ve kapağı üstüne çekmiş.
Genç adam kazandan horlama sesleri gelinceye kadar beklemiş. Sonra usulca kirişten inmiş ve kapıya doğru yürümüş. Yamamba uyandığı zaman, o dere tepe aşmış olacakmış.
Ama birkaç adım yürümüş ki zınk diye durmuş. "Böyle kaçamam", demiş kendi kendine.
"Yamamba'nın kötülüklerine devam etmesine izin veremem."
Dışarı çıkmış, karanlıkta ağır bir taş aramış. Taşı odaya taşımış ve kazanın kapağının üstüne koymuş.
Kapağa çarpan genç adam Yamamba'yı uyandırmış. Yarı uykulu, öteki yanına dönmüş ve "Aptal horoz! Ne ötüp duruyorsun! Daha ortalık ağarmadı", diye homurdanmış.
Genç adam, Yamamba'nın iyice uyumasını beklemiş. Sonra kazanın altına odun yığmış ve ateş yakmış.
Çakmağı çakınca Yamamba yeniden uyanmış. Huysuzlanarak homurdanmış: "Allah’ın belası horoz!
Beni rahat bırakmayacak mısın sen! Bütün gece ötüp duracak mısın! "Sonra öteki yanma dönmüş, yeniden uyumuş.
Dışarıda gün ağarmaya başlıyor ve gün ışığına eklenen ateşin parıltısıyla oda gittikçe aydınlanıyormuş. Alevler giderek yükseliyormuş.
Ateşin çatırtısıyla Yamamba yeniden uyanmış. "Pis hayvan! Hemen ötmeyi kesmezsen, seni yiyeceğim."
"Artık kimseyi yiyemeyeceksin", demiş genç adam sevinerek. Yamamba can verinceye kadar ateşe odun üstüne odun atmış
Ateş sönünce genç adam evine dönmeye hazırlanmış. Birden zavallı atı aklına gelmiş ve üzüntüyle
"Yamamba'yı yendim. Kendimi kurtardım. Korkunç cadı artık kimseyi korkutamayacak. Ama zavallı atım artık yok.
Şimdi ben ne yapacağım! Şehirden mal getirip komşulara satamayınca yaşamımı nasıl kazanacağım! Bütün balıkları Yamamba yedi. Şimdi onlara ne satacağım!"
Üzgün bir halde kulübeden çıkmış, dışarı çıkınca kalakalmış. Ortalık iyice ışıdığı için, kulübenin çevresindeki kemik yığınlarını görmüş. Yalnızca hayvan kemikleri değilmiş bunlar, insan kafatasları da varmış.
"Zavallılar! Az kalsın onların başına gelenler benim de başıma gelecekti. Bir mezarları bile yok!"
Kulübeye dönerek bir kürek bulmuş ve çukur kazanmaya başlamış. Çukur beline gelince kürek altın dolu bir sandığa çarpmış.
"İşte bu, Yamamba'nın verdiği zararı bol bol karşılar", demiş mutlulukla. Sonra insan kemiklerini gömmüş, sandığı sırtına vurmuş ve memnun bir halde evine dönmüş.
Yorumlar
Yorum Gönder