Bir zamanlar bir köyde bir büyükbaba ile büyükanne varmış. Büyükbaba küçük tarlasında çalışır, ormanda kuru odun toplarmış. Doğruluğu ve acıması bol yüreğiyle bütün yörede herkes ona saygı duyarmış. Bir karıncayı bile incitmezmiş. Büyükanne biraz kavgacıymış ve çenesi kuvvetliymiş. Ama çok çalışkanmış ve evini derli toplu tutarmış. Bütün yaşamları boyunca sabahtan akşama kadar çalışmışlar ama zengin olmamışlar. Gittikçe yaşlanıyorlarmış, bir köşede birikmiş paraları yokmuş.
Odun yükünün altında iki büklüm evine dönerken büyükbaba sık sık "Şimdilik idare ediyoruz", dermiş. "Hala odun toplayıp pazarda satabiliyorum. Ama bunları yapacak gücüm kalmayınca halimiz ne olacak! Bize kim bakacak!"
Büyükanne onu onaylarmış: "Doğru. İleride bizi ne bekliyor! Yaşam olmadığı belli. Durmadan çalışıyoruz ama yaşlılık günlerimiz için köşeye birkaç bakır para koyamadık."
Büyükbaba pazara her odun götürdüğü zaman, bu kez köşeye koyacak birkaç kuruşları olacağını umut ederlermiş. Ama ne yaparlarsa yapsınlar, para artıramıyorlarmış. Bir keresinde tuzları olmuyormuş, bir başka kez çiftlik kirasını ödemeleri gerekiyormuş. Üstelik kirayı ödemek için borç bile almaları gerekirmiş. Sonradan borçlarını ödemeleri bir türlü bitmiyormuş.
Bir gün, büyükbaba pazardan dönüyormuş, bu kez şansı yaver gitmiş. Borcunu ödedikten sonra, elinde birkaç bakır para kalmış.
"Büyükanne ne kadar sevinecek", diyormuş kendi kendine. "Bu parayı sandığa atacağım. Sonunda yaşlılık günlerimiz için köşeye birkaç kuruş koymaya başladık."
Neşeyle ilerliyormuş. Köye yaklaşırken ırmağın kurumuş yatağında bir sürü oğlanın zıpladığını görmüş ve yakınmalı çığlıklar işitmiş. Köyün oğlanları bir tilkiyi tuzağa düşürmüş, zavallı hayvana eziyet etmekten zevk alıyormuş. Biri kuyruğunu çekiyor, öteki şişliyormuş. Hepsi tilkiyle alay ediyormuş. "Seni yaşlı kurnaz! Nasıl, düştün mü tuzağımıza! Dedikleri kadar kurnazsan, kurtul da görelim."
Büyükbaba hayvana acımış. Tilkinin gözleri öylesine acıklı bakıyormuş ki!
"Utanmıyor musunuz!" diye oğlanlara bağırmış. "Zavallı hayvana işkence etmek ayıp değil mi!
Tilkiyi hemen serbest bırakın."
Ama oğlanlar onunla eğlenmekle yetinmişler. "Siz kendi işinize bakın. Tilkiyi biz yakaladık. Yani
o bizim. Ne istersek yaparız. Tilkiye çok acıdınızsa, satın alın. Size uygun fiyata bırakırız."
Büyükbaba düşünmüş. Tilkiye gerçekten açıyormuş, tek başına bu oğlanlara karşı bir şey yapamazmış. İlk kez köşeye koyacak birkaç kuruşu olmuş. Ne yapsaymış! Ama tilki daha yürek paralayıcı biçimde inlemeye devam ediyormuş. Büyükbaba kararını vermiş. Kesesini çıkararak içindeki bütün parayı oğlanlara vermiş. "Hala elim kolum tutuyor", demiş kendi kendine. "Yine kazanırım."
Oğlanlar parayı almışlar. Büyükbaba tilkiyle başbaşa kalmış. Onu tuzaktan kurtarmış ama zavallı hayvan o kadar güçsüzmüş ki kımıldayamıyormuş. O zaman büyükbaba onu kucağına alıp ormana götürmüş. Orada tilkiyi salmış. "Tilkiciğim, ormanda kal, sakın inme köye", demiş. "Bu sana ders olsun. Köy insanların, orman hayvanların."
Tilki inine saklanmadan önce ona borçluluk duyarak saygıyla bakmış.
Böylece büyükbaba evine elleri boş dönmüş. Büyükanne parasını verdiği için uzun bir süre başının etini yemiş.
Bir gün, tilki aniden iki yaşlının avlusunda görünmüş. Büyükanne korkmuş ve hemen aklına para gelmiş. O zaman "Bir tilki için tek sahip olduğumuz parayı vermemiz yetmedi mi! Büyükbaba gecikince çektiğim sıkıntılar da cabası. Şimdi de tilkiler evimize kadar geliyor. Haydi, yallah."
Tilkiyi kovalamak için bir sopa aramış.
Ama tilki büyükannenin bağırıp çağırmalarına aldırmamış. Ne olup bittiğini anlamak için avluya çıkan büyükbabanın yanına yaklaşmış ve ona "Büyükbaba, yaşamımı kurtardınız", demiş. Bunu asla unutmayacağım. Sizi ödüllendirmek için bütün yeteneğimi kullanacağım. Yaralarımın iyileşmesi uzun sürdüğü için ancak bugün gelebildim. Söyleyin, size nasıl yardım edebilirim?"
Büyükbaba yalnızca "Bunun sözü bile olmaz", diye homurdanmış. "İyisi mi oğlanlar seni yakalamadan ormana dön. Bu kez sana yardım da edemem; çünkü tek kuruşum kalmadı. Haydi, çabuk git." Ama tilki "Madem hiçbir arzunuz yok, o halde inimde yaralarımı iyileştirmek için yattığım sırada aklıma gelen bir fikri size söyleyeceğim", diye cevap vermiş. "Buraya yakın bir manastırda yaşlı bir keşiş yaşıyor. Eski ev eşyalarını, kap kaçakları biriktiriyor. Eski tencereler, çaydanlıklar ve bunun gibi şeyler için koşuşturup duruyor. Güzel bir çaydanlık haline geleceğim. Siz de beni keşişe götüreceksiniz. İyi para vereceğinden eminim. Artık yaşlılık günleriniz için tasalanmanıza gerek kalmayacak."
Büyükbaba hiçbir şeye ihtiyaçları olmadığını, ormana dönmesinin iyi olacağını söylemişse de tilki kuyruğunu bacaklarına dolamış, başını eğmiş ve kendi çevresinde üç kez dönmüş. İki yaşlı tilkinin bulunduğu yerde bronzdan antik çok güzel bir çaydanlık görmüş. Çaydanlığın kapağı ileriye uzanmış tilki başı şeklindeymiş.
Büyükbaba ve büyükannenin şaşkınlıktan dilleri tutulmuş. Önce büyükanne kendisini toparlamış.
Çaydanlığı eline almış ve onun çeperine vurmuş. Gerçekten saf bronz sesi veriyormuş.
Paraları şimdiden görür gibi olan büyükanne: "Keşiş bu çaydanlığa iyi para verecektir", diye düşünmüş. Büyükbabayı hemen ikna etmiş: "Gönül rahatlığı ile keşişe git. Tilkinin hakkı var. Son paramızı onun için verdin. Böylelikle biz de paramıza kavuşuruz. Bu kadar güzel bir çaydanlığı biz ne yapalım! Bize göre fazla güzel. Tilkinin dürüst olduğuna kuşku yok. Bir daha değişmeyecektir".
Sonunda büyükbaba çaydanlığı almış ve ipek bir kağıda sarmış. Ama hala kararsızlık çekiyormuş;
"Bu hoşuma gitmedi. Bu kadar güzel bir parçayı nereden bulduğumu sorunca keşişe ne diyeceğim!
Herkes bizim çok yoksul olduğumuzu bilir".
Ama büyükanne korkularını gidermiş: "Çaydanlığı çok eskiden bulduğumuzu, sahibi çıkar diye bugüne kadar beklediğimizi söylersin. "Ama bu zamana kadar kimse çıkmayınca satmaya karar verdik. Bu kadar güzel bir kabı biz ne yapalım! dersin", demiş.
Böylece tartışmaktan kaçman büyükbaba eski tencereler, eski çaydanlıklar ve bu tür eşyalar toplayan yaşlı keşişin yaşadığı manastıra varmış. Küçük kulübeye girerek ipek kağıdından çaydanlığı çıkarmış.
Keşiş çaydanlığı görünce hayranlıkla haykırmış: "Elimden birçok çaydanlık geçti, yaşamında hiç bu kadar güzelini görmedim. Şu sese bak! En saf bronzdan. Böyle bir parça çok az görülür. Nereden geçti eline!"
Büyükbaba büyükannenin tembihlediği gibi cevap vermiş. Keşiş çaydanlığı satmak kararlarını övmüş. Sonunda yedi altın önermiş.
Büyükbaba mutlu bir şekilde evine dönmüş. Hiç bu kadar parası olmamış. Hatta o güne kadar hiç altın para gördüğünü bile hatırlamıyormuş.
"Gelecekle ilgili, kaygılar bitti artık", demiş kendi kendine memnunlukla.
Büyükbaba gider gitmez keşiş çömezlerini çağırmış ve çaydanlığı temizlemeleri için onları ırmağa göndermiş.
"Böyle bir çaydanlıkta yapılan çayın tadı kim bilir nasıldır!"
Çömezler çaydanlığı almış, ırmağa koşmuşlar. Avuç avuç kum kullanmışlar. Kabı o kadar kuvvetli ovalamışlar ki elleri kıpkırmızı kesilmiş. Ama o da ne! Çaydanlıktan iniltiler geliyormuş. Şaşkın şaşkın çaydanlığı durulamaya ve pırıl pırıl parlaması için okşar gibi ovalamaya başlamışlar. Bu kez çaydanlık onlara gülüyor "Kih kih kih" diyor gibi gelmiş. O zaman, korkuya kapılan çömezler çaydanlığa su doldurup keşişin evine koşmuşlar.
"Bu çaydanlıkta bir gariplik var!" diye anlatmışlar. "Kumla ovarken bize inliyormuş gibi geldi.
Parlatırken de sanki gülüyordu."
"Bunda şaşılacak bir şey yok", diyerek onları sakinleştirmiş keşiş. "Bu tür alışılmadık çaydanlıklar temizlendiklerinde tuhaf sesler çıkarırlar. Gördüğümüz en iyi çaydanlık bu."
Çömezlerine bir odun kömürü ateşi yakmalarını buyurmuş. Kömürler kor haline gelince çaydanlığı ateşin üstüne koymuş.
Daha su kaynamaya başlamadan çaydanlıkta gariplikler başlamış. Ocağın üstünde dans ediyor, havalara sıçrıyormuş. Birden homurdanarak tilki haline gelmiş. Yanmış ayaklarının izin verdiği kadar hızla kaçmış. Keşiş büyükbabayı çağırtmış. Parasını geri vermesini istemiş. Büyükbaba çaydanlığın büyülü olabileceğini söyleyerek özür dilemiş. Keşiş: "Öyle olduğu açık ama param gerçekti", diye cevap vermiş. "Paramı geri ver."
Büyükbaba evine dönerken tilkiye de büyükanneye de veriştiriyormuş. "Ne geçti elime! Bunca yolu boşuna teptim. Utancı da cabası!"
Birkaç gün sonra, tilki yeniden büyükbabanın evinde ortaya çıkmış. Ayaklan iyileşmiş. Başına açtığı sıkıntılardan dolayı ondan özür dilemiş.
"Ateş öyle yakıyordu ki dayanamadım", diye açıklamış. "Kumla ovalarlarken sonumun geldiğini düşünmeye başlamıştım bile. Arkasından bir de gıdıklamaya başlamasınlar mı! Yok canım, bu iyi bir fikir değildi. Ama inimde yatarken aklıma başka bir fikir geldi. Heybetli bir at haline geleceğim, siz de beni şehirde satacaksınız. Şehrin yolu uzun ama mallarını taşımak için yük hayvanlarına ihtiyacı olan bir sürü zengin tüccar var. İyice yaşlandığınızda kaygılanmayacağınız kadar paranız olacağından eminim. At iyi ki benim gibi bir hayvan. Kimsenin aklına kumla ovalamak ya da yakmak gelmez."
Büyükbabanın itiraz etmesine kalmadan tilki kuyruğunu ayaklarına dolayı p başını eğmiş ve kendi çevresinde üç kez dönmüş. Anında bir aygır ortaya çıkmış; başını gururla kaldırıyor, yelesi altın gibi parlıyormuş. Sanki bir an önce koşmak için sabırsızlanıyor gibi şaha kalkıyormuş.
Bütün bu olanlardan sonra, büyükbaba şansını bir kez daha denemeye pek istekli değilmiş. Ama büyükanne yine ısrar etmiş: "Büyükbaba, tilkiyi dinle de atı şehrin pazarına götür. Bu kadar güzel hayvana iyi para verirler. Burada onu ne yapalım! Ormana atla gitmek istiyorsan, başka. İyi ama onu nasıl besleriz! Gerçekten en iyisi onu satmak."
Büyükbaba başka ne yapabilirmiş ki! Büyükanne dünyada onu rahat bırakmazmış. Sandaletlerini giymiş, ata dizgin vurmuş ve pazarın yolunu tutmuş. Yolda herkes başını çevirip ata bakıyormuş. Kimi yürüyüşünü, kimi yelesinin rengini, kimi pırıl pırıl tüylerini övüyormuş.
Herkes "Bu atı satın alacak kişiye ne mutlu", diye düşünüyormuş.
Şehre varınca büyükbaba hemen pazarın yerini öğrenmiş. Pazara varmış, daha bir çanak pilav yiyecek kadar zaman geçmeden şehrin en zengin tüccarı oradan geçerken atı çok beğenmiş.
Kendisinden başka birinin satın almasından korkarak hemen on dört altın teklif etmiş.
"Tam da zamanında geldin", demiş yaşlıya "Mallarımı pazara gönderiyorum. İyi bir yük altına ihtiyacım vardı. Daha düşünme. Kimse benim verdiğim parayı vermez."
Büyükbaba on dört altını cebine atıp sevinçle evine dönmüş.
Peki, tilkiye ne olmuş!
Satın alınır alınmaz tüccarın uşakları atı ahıra çekmişler. Duru suyla susuzluğunu gidermiş, karnını iyi arpa ile doyurabilmiş. Sonra bir seyis gelip onu kaşağılamış.
"Bu fikrim gerçekten iyi", diye kendisiyle övünmüş.
Ama ertesi sabah işin yüzü değişmiş. Bütün atlar ahırdan çıkarılmış; ağır tuz ve çay çuvalları yüklenmiş.
"Yeni ata ayrıcalıkta bulunmayın", diye bağırmış efendi. "Güçlü bir hayvan, ötekilerden iki kat fazlasını taşıyabilir."
İki kat fazla yük! Zavallı tilki yükün altında neredeyse çökmüş. Aslında o küçük bir hayvanmış.
Güçlü bir aygırın taşıyabileceği yükü o nasıl taşıyabilirmiş! Ama büyükbabaya yardım etmeyi aklına koymuş bir kere. Bu yüzden dişini sıkmış. Yükün altında ezilip kalmamak için bildiği bütün büyüleri kullanıyormuş.
Mallar yüklenince kervan yola koyulmuş. Tilki bacaklarını zar zor kaldırıyor, güçlükle ilerliyormuş. Daha şehrin dışına varmışlar ki bitkinlikten düşmüş.
"Bu ne garip at!" demiş kervancılar. "Güçlü görünüyor ama pek bir şey taşıyamıyor. Ne yapacağız bunu! Öğleye pazarda olmamız gerek."
Düşünmüşler, taşınmışlar. At ha öldü, ha ölecek izlenimi verdiği için, yükleri öteki atlara paylaştırmış w onu yolun kıyısında bırakıp gitmişler.
Orada bitkin bir halde uzun bir süre kalmış. Yeniden tilki haline gelecek gücü toplayınca sürünerek ağır ağır inine gitmiş.
Bir zaman sonra, tilki yine gelmiş büyükbabanın evine. Yaşlılar onu sevinçle karşılamışlar. Atı pazarda satalı beri çok rahat bir yaşamları varmış. Başına neler geldiğini sorduklarında, macerasını anlatmış.
"Size yardım etmek istiyordum büyükbaba. Siz benim yaşamımı kurtardınız. Bu kez de sonuna kadar dayanamadım. Ben zayıf bir tilkiyim. Bende bir atın gücü yok. Ama benim gibi küçük ve güçsüz bir hayvanın iyilikbilir olmadığını sanmayın. Aklıma başka bir fikir geldi, dinleyin."
Der demez kuyruğunu bacaklarına dolamış, başını eğip kendi çevresinde üç kez dönmüş. O anda uzun, siyah saçlı, ak tenli çok güzel bir kız yaşlıların karşısında belirmiş. Genç kız onlara gülümsemiş ve tilkinin sözünü sürdürmüş. "Sizin torununuz olacağım ve yaşlılığınızda hiçbir şeyinizin eksik olmaması için elimden geleni yapacağım. Büyükbaba, at karşılığında aldığınız para ile şehirden üç ipek kimono satın alın. Biri beyaz, biri yelpaze desenli şeftali rengi, diğeri beyaz kasımpatlarıyla süslü mor olsun. Bir de geniş bir brokar kuşak, uzun saç tokaları ve allık satın alın. Kimonoları üst üste giyeceğim, sonra allık süreceğim. Beni şehre götürüp torununuz olarak tanıtacaksınız. Şarkı söylemesini, dans etmesini iyi bilirim. Size çok para getireceğim."
Büyükbaba o kadar şaşırmış ki tek kelime edemiyormuş. Ama büyükannenin çenesi kuvvetliymiş.
Adamın kolundan çekiştirmiş: "Şehre git, istediklerini satın al", demiş". Bu kadar güzel bir kız iyi giyinmeli, süslenmeli. Ama satın almadan birilerine danış. Sen bunlardan anlamazsın."
Büyükbaba tereddüt ediyormuş: "Sevgili tilki, bizim için çok şey yaptın. Sen ormana dönsen, daha iyi olur."
Ama tilkinin, özellikle de büyükannenin ısrarları karşısında dayanamamış ve onların istediğini yapmış.
Kısa sürede, yaşlı köylülerin torunu güzel şarkıcı ve dansçı olarak tanınmış, ünü her yere yayılmış.
Çok uzaklardan şarkılarını dinlemek, dansını seyretmek için geliyorlarmış. En zengin aileler şenliklerinde onu görmekten onur duyuyorlarmış.
En sonunda tilki yaşamını tehlikeye atmadan büyükbabaya iyilikbilirliğini göstermenin bir yolunu bulmuş. Şehir hoşuna gidiyormuş. Çevresinde hep büyük bir kalabalık varmış ve ilginç şeyler öğreniyormuş. Burası ormanın sessizliğinden tamamen farklıymış. Böylece tilki şarkı söylüyor, dans ediyor ve kazandığı her bakır parayı bir köşeye ayırıyormuş. Ama zamanla şehrin gürültüsü hoşuna gitmemeye başlamış ve ormanın yalnızlığını özlemiş. Birkaç gün tatil yapmak için izin istemiş.
Arkadaşlarıyla vedalaşmış, eşyalarını ve biriktirdiği paraları toplamış, köydeki yaşlıların yanma dönmüş.
Tilkinin şehirden getirdiği armağanlarla güzel yiyecekleri görünce yaşlılar çok sevinmişler. Şarkı söyleyerek, dans ederek kazandığı paralar kaygılarına son verecek kadar çokmuş. Ama yanlarında kalması için boşuna yalvarmışlar tilkiye.
"Çok teşekkür ederim büyükbaba, büyükanne. İnsanlardan usandım. Tek arzum var; o da ormanın sakinliğine kavuşmak."
Tilki inine dönmüş. Bir insan aradığında, büyükbaba ile büyükanneyi görmeye gidermiş. Bahçede oturup bütün yaşadıklarından konuşurlarmış. Tilki ölünce- çünkü tilkiler insanlardan daha az yaşarlar- iki yaşlı bugün hala iyilikbilir tilkiyi hatırlatan küçük bir anıt yaptırmış ormanda.
Yorumlar
Yorum Gönder