Ana içeriğe atla

Uraşima - Japon Masalı

Bir zamanlar, küçük bir köyde, babasıyla oturan Uraşima adında bir balıkçı varmış. Kulübeleri köyün biraz uzağında, deniz kıyısındaymış. Hemen yakınında bir çamlık varmış. Hava güzel olduğu zaman, Uraşima şafakta denize açılırmış. Ava göre ya hemen ya da uzun zaman sonra dönermiş. Hatta akşam döndüğü bile olurmuş. Böyle durumlarda ana ile baba sahile gider, küçük kayığı görmek için gözleriyle ufku araştırır, oğullarının ertesi gün pazara götürecek kadar yeterli balık avlayıp avlamadığını da merak ederlermiş.

Bir gün, güzel bir ilkbahar sabahı, gökte tek bulut yokmuş ve sıcak bir esinti çamlığı okşuyormuş.

Uraşima erkenden iyi bir av umarak denize çıkmış. Her zamankinden erken dönüp köydeki arkadaşlarıyla biraz çene çalmak istiyormuş; bunu uzun zamandır özlüyormuş ama umutları gerçekleşmemiş. Ağı her atışında boş çekmiş. Öğleyi geçeli çok olmuş, hala hiç balık tutamamış. O zaman şansını son kez denemeye karar vermiş, bu kez de ağ boş çıkarsa, eve dönecekmiş. Çünkü şanssızlık peşini bırakmayacak gibi geliyormuş.

Ama bu kez şans gülmüş. Ağı çekmek isteyince büyük bir ağırlık hissetmiş. Ne yakaladığını görünceye kadar bütün gücüyle çekmiş. O zamana kadar hiç böyle bir çapakbalığı görmemiş.

Yalnızca eskiden yakaladıklarında daha büyük değilmiş, ayrıca o kadar da güzelmiş ki Uraşima'nın gözlerini kamaştırmış. Gümüş gibi parlıyormuş. Pullarına düşen güneş ışıkları üstünde gökkuşağının tüm renkleri varmış. En çok hayran olduğu Uraşima'ya acı dolu bir ifadeyle bakan gözleriymiş. Balığı öldürmeye gönlü razı olmamış. Zaten böyle şahane bir balığı pazarda satmak yazık olurmuş. Bu yüzden çapakbalığını büyük bir özenle ağdan kurtarmış ve yeniden denize bırakmış. Balık bir şimşek gibi dalgaları yarmış, Uraşima'ya bakmak için son bir kez dönmüş ve derinliklerde kaybolmuş.

Düşüncelere dalan Uraşima küreklere asıldığı gibi karaya dönmüş. Çapakbalığının bakışlarında okuduğu yalvarmayı unutamıyormuş. Bu olağandışı avdan kimseye söz etmemeye karar vermiş. Zaten ona kimse inanmaz, üstelik böyle bir balığı denize saldığı için kendisiyle alay ederlermiş. Anayla babası sahilde onu bekliyormuş. Oğullarını üzüntülü ve içine kapanık görünce bunu hiçbir şey yakalayamamış olmasına verip ertesi gün daha şanslı olacağını söyleyerek ona destek olmuşlar.

Ertesi gün, hava çok daha iyi olmuş ve Uraşima kayığıyla şafakta denize açılmış. Kulübenin ve yarın ağır ağır görüş alanından kaybolduğu kıyıyı seyrederek kürek çekiyormuş. Koyun ortasına gelince demirlemiş ve ağını atmaya hazırlanmış. Ama daha atmadan adının çağrıldığını işitmiş:

"Uraşima Uraşima!..

Şaşırmış, çevresini araştırmış. Dalgaların ortasında kim ona seslenebilirmiş! Kayığına doğru hızla gelen kocaman bir kaplumbağa farketmiş. Sakın kendisine seslenen o olmasın!

Gerçekten de kaplumbağa kayığa ulaşınca başını sudan çıkarıp insan sesiyle: "Uraşima, denizin dibindeki sarayında hüküm süren bütün denizlerin kralı beni sana gönderdi", demiş. "Dün biricik kızının yaşamını bağışlamışsın. Denizler kralı seni hiçbir insanın girmediği sarayına davet ediyor.

Sırtıma otur, seni taşıyacağım".

Uraşima o kadar şaşırmış ki onun kaplumbağanın sözlerini anlaması için biraz zaman geçmesi gerekmiş. Ama ona güvenip güvenemeyeceğini gerçekten bilmiyormuş.

Duraksadığını görünce kaplumbağa: "Korkma", deyip konuşmasına devam etmiş, "kabuğum rahatça yerleşebileceğin kadar geniş. Dalgalardan da çekinme. Önümüzde açılacaklar ve hiç ıslanmayacaksın. Haydi, kral ve prenses seni bekliyorlar."

Denizin dibindeki sarayı ilk gören insan olmak düşüncesi, bir de bütün denizlerin kralının kendisini beklemesi gerçekten çekici gelmiş. Daha fazla duraksamadan kayığından ayrılıp kaplumbağanın sırtına oturmuş. Kaplumbağanın kabuğu sandığından daha büyükmüş, üstüne rahat rahat yerleşmiş.

Kaplumbağa dalgaları yara yara yüzerek anlatmış. "Prensesimizin yılda bir kez sarayın çevresinde dolaşma hakkı vardır. O gün, gümüşlü çapakbalığı şekline girer. Bizler de sarayın kapısı önünde yüzeriz. Ben prensesin dadısıyım. Dün de öyle oldu. Her zamanki gibi sarayın yakınlarında kalması gerektiği halde, saraydan uzaklaşacağı tuttu. Ne yaptımsa, vazgeçiremedim. Dur dememe kalmadan öyle hızlı gitti ki onu gözden kaybettim, çok korktum. Çünkü prenses daha çok deneyimsiz, açıklarda kendisini bekleyen tehlikelerden habersiz. Tabii geriye döndüğünde, allak bulak olmuştu. Senin kadar merhametli biri tarafından yakalandığına şükretsin. Bir daha büyük sözü dinler."

Bu arada, su çiçeklerinden bir bahçeye varmışlar. Birden, önlerinde oluşan girdabın gerisinde, denizler kralının sarayının kapısı görünmüş.

O ne görkemmiş! Kapı en güzel kırmızı mercanla, çatı en saf sedeflerle ve sütunlar denizin gizlediği en büyük, en beyaz incilerle işlenmiş. Yapıdan Uraşima'nın akıl sır erdiremediği mavi bir ışık yayılıyormuş.

Arkasına dönmüş; arkalarından dalgalar yeniden kapanmış ve fosforlu balıklar geçiyormuş.

Sarayın girişinde bir hareketlilik varmış. İrili ufaklı balıklar, ahtapotlar, denizyıldızları, kalamarlar, yengeçler, İstakozlar girip çıkıyormuş. Garip olan şu ki hepsi eşikte değişiyormuş. İçeri girenler insan şeklini alıyor ve daha önce hangi deniz yaratığı olduklarını gösteren desenler işlenmiş giysiler taşıyorlarmış. Dışarı çıkanlar insan şeklini yitiriyor ve yeniden balık, denizyıldızı vb. haline geliyormuş.

RESİM

Kaplumbağa ve Uraşima kapıya varınca herkes saygıyla yol açmış. Kaplumbağa birden değişmiş ve Uraşima yanında elbisesi tamamen kaplumbağa işlemeli gülümseyen bir dadı görmüş.

"Geldik", demiş kaplumbağa, daha doğrusu dadı... "Bugün her zamankinden daha çok canlılık var;

çünkü insanlar krallığından değerli bir konuk karşılayacağımız ve kralın büyük bir davet vereceği haberi yayıldı. Haydi, çabuk, ev sahiplerini bekletmeyelim".

Sarayın avlusunu geçmişler. Kümeler halinde avluda hazır bulunanlar insanın önünde yerlere kadar eğiliyorlarmış. Sonra sarayın ana yapısına girmişler. Görkemlilik bakımından kapılardan geri değilmiş. Üstelik olağandışı taşlarla süslüymüş. Sarayın her yanını aydınlatan parlak mavi ışıktan

Uraşima biçimlerini bile görememiş. Girişte gümüşlü çapakbalığı işlenmiş kimonolu beş saraylı kadın duruyormuş. Genç adamın ve kaplumbağanın çevresini alıp uzun bir koridordan geçerek onları büyük bir salona götürmüşler. Orada prenses ve nedimeleri onları bekliyorlarmış. Bütün denizlerin kralının kızı hiç desensiz, ipek, beyaz bir elbise taşıyormuş. Ama her hareketinde elbisesinin kıvrımları deniz köpükleri gibi parlıyor, ışıldıyormuş. Prenses Uraşima'yı sevinçle selamlamış ve yaşamını bağışladığı için, yaşlı gözlerle ona teşekkür etmiş. Sonra onu krala takdim etmek için ilerlemiş. Bütün denizlerin kralı o kadar uluymuş ki onu görmeye kimsenin hakkı yokmuş. Bu yüzden, şenlik için inciden kalın bir perdenin arkasına saklanmış. Perdenin arkasındaki ses, prensesin yaşamını kurtardığı için Uraşima'ya teşekkür etmiş. Ses alçak ve sakinmiş, dalgaların uzak uğultusunu anımsatıyormuş. Kral genç adama teşekkür ettikten sonra, şenliğin başlamasını buyurmuş.

Borazanlar çalmış, salonun kapıları ardına kadar açılmış. Uşaklar her davetli için üstünde nefis yemekler bulunan bir siniyle küçük sedef masalar getirmişler. Prenses konuğunu yanındaki şeref yerine götürmüş. Sonra saray ileri gelenleri ve davetliler, karşılıklı iki duvar boyunca rütbelerine göre yerlerini almışlar. Herkes denizhıyarlarını ve denizyosunlarını zevkle yerken prenses onunla sohbet ediyormuş. Ona davetlilerin alışkanlıklarını ve deniz sarayındaki yaşamı anlatıyormuş. '

"Gördüğün gibi, bütün deniz halkı burada buluşur; köpekbalığı morina ve denizyıldızıyla, ahtapot ringa balığıyla barış içinde söyleşir. Ama açıklarda birbirlerinin can düşmanıdırlar. Krallık sarayında hepsi dosttur. Krallığımızın yasaları böyle olmasını gerektiriyor. Umarım burada olmaktan memnunsundur", diyerek prenses konuşmasını tamamlamış.

Yemekten sonra, müzisyenler salonun bir köşesinde yerlerini almışlar. Çok güzel akort edilmiş deniz kabuklarıyla dans müziği çalmışlar. Prensesin arzusu üstüne, davetliler birbiri ardına kalkmış, salondakilerin önünde eğilip kendilerine özgü dans etmişler. Kaplumbağalar beşik gibi bir o yana, bir bu yana sallanıyormuş. Yılanbalıkları birbirlerine tutunarak incecik bedenlerini kıvırıyormuş.

Yengeçler ise geri geri dans ediyormuş. Ama en büyük alkışı olağandışı danslarıyla küçük uçan balıklar almış, kıvrak hareketlerle kimonolarının yenlerini uçuşturarak müziğin ritmine uyup havalara sıçrıyorlarmış.

Herkes dans gösterisini bitirinceye kadar çok zaman geçmiş. En son olarak bütün davetliler uzun bir sıra oluşturarak hep birlikte dans etmeye başlayınca prenses Uraşima'yı sarayı gezmeye davet etmiş. Neşeyle dans edenler farkına varmadan salondan çıkmışlar. Prenses birbiri ardına kapılar açarak Uraşima'yı uzun bir koridordan geçirmiş. Odalar birbirinden güzelmiş; her birinin değişik bir deniz manzarası varmış. Prenses delikanlıya gördükleri bölge ve orada oturan hayvanlar hakkında bilgiler veriyormuş.

Böyle odadan odaya geçerken birden Uraşima çoktandır denizin dibinde olduğunu düşünmeye başlamış. Yukarıda belki akşam, belki de ertesi sabah olmuştur. Ana ve babası telaşlanmaya başlamıştır. İçini yurt özlemi kaplamış. Çoktan gitme zamanı gelmiş.

Prenses, Uraşima'nın düşüncelerinin başka yerde olduğunu farkederek ona üzüntüsünün nedenini sormuş. Uraşima evine dönmek istediğini söyleyince prenses üzülmüş, güzel gözleri ıslanıvermiş.

"Yazık! Buradan hoşlanacağını, hep krallığımızda kalacağını ummuştum. Burada herkes iyidir. Seni el üstünde tutarlar. İyi düşün, artık yeryüzünden hoşlanmayabilirsin."

Uraşima bu sözlere çok şaşırmış. Prensesin mutsuzluğuna neden olduğuna üzülmüş. Ama ana ve babasını, güneşi, köyünü ve dostlarını çok özlemiş. Prensese kibarca teşekkür etmiş. Bir insan olarak kendisini insanların dünyasına ait hissettiğinden kendisine kırılmamasını rica etmiş.

"O kadar gitmek istiyorsan, seni tutmam", demiş prenses. "Ama biraz bekle, sana anı olarak bir şey vermek istiyorum."

Uraşima'yı elinden tutmuş ve doğruca sarayın ucundaki bütün denizlerin kralının hazinelerinin bulunduğu salona götürmüş. Salon göz alabildiğine inci ve değerli taşlarla doluymuş. Ama prenses bütün bunları geçmiş bir' köşede duran ağaçtan basit bir kutucuğu Uraşima’ya uzatmış.

"Dünyanın hiçbir yerinde buradaki kadar hazine göremezsin. Sana taşıyabileceğin kadar inci, değerli taşlar verebilirim. Ama daha değerli bir şey sunmak istiyorum. Yukarıda, dünyada hiçbir şeyinin eksik olmasını istemiyorum.”

Bu küçük kutuyu al. İçinde bütün dünyanın hazinelerinden daha değerli bir deniz taşı var. Her istediğini yerine getirir. Altında küçük bir delik var. Ellerini üç kez taşavurduktan sonra, deliğe fısıldaman yeter. İstediğini karşında bulacaksın. Ama bir şeyi unutma; mutlu yaşamak istiyorsan, sakın kutuyu açma".

Uraşıma prensese teşekkür edip oradan ayrılmış. Salonda kaplumbağayı bulmuş. Bütün davetliler, kapıya kadar sıra halinde dizilmişler. Dadı eşikte yeniden kaplumbağa haline gelmiş. Elinde küçük kutuyu tutan Uraşima kaplumbağanın sırtında yerini almış.

Yeniden dalgaları yara yara karaya ulaşmışlar. Orada kaplumbağa vedalaşmış: "Güle güle git

Uraşima arada sırada prensesimizi düşün". Bu sözler üzerine kaybolmuş.

Uraşima çevresine bakmış ve çok şaşırmış. Her şey hem tanıdık, hem çok yabancıymış. Doğduğu koyu ve yarı tanımış. Ama ana ve babasının kulübesinin bulunduğu yerde kumdan başka bir şey yokmuş. Çamlık daha genişlemiş, daha sıklaşmış. Bunlara bir anlam veremeyen Uraşima adımlarını köye yöneltmiş. Sanki uzun zamandan beri kimse geçmemiş gibi yolu otlar kaplamış. Köy de tamamen değişmiş. Evler daha büyük, daha güzel ve eskisinden çokmuş. Uraşima tanıdık bir yüzle hiç karşılaşmamış. Karşılaştıklarının hepsi yabancıymış. Sonunda biri onu durdurup "Nereden geliyorsun delikanlı, kimsin?" diye sormuş.

Uraşima adını söylemiş. "Uraşima! Garip, hiç hatırlamıyorum! Bildiğim kadarıyla bizim köyde

Uraşima adında kimse hiç olmadı", demiş yabancı.

Mutsuz delikanlının başına toplananlar gittikçe artmış. Ona merakla bakıp aralarında "Çok garip!

Bizim köyden olduğunu söylüyor ama onu tanıyan kimse çıkmadı", diye fısıldaşıyorlarmış.

En sonunda, köyün arkasındaki tapınağın bilge keşişine işi açmayı kararlaştırmışlar.

Keşiş büyük bir kalabalığın evine doğru geldiğini görünce şaşırmış. Sonra garip öyküyü dikkatle dinlemiş.

"Uraşima! Uraşima! Uraşima diye birini tanımıyorum ama yine de bu ad bana yabancı gelmiyor.

Durun da hatırlamaya çalışayım."

Gerçekten anımsamış da. "Benden çok önceki bir keşişten kalan eski günlüklerde bu adda bir balıkçının bir gün, sakin bir havada denize çıktığı ve bir daha geri dönmediği yazılı. Kayık koyda demirlemiş halde bulunmuş. Ama senin o Uraşima ile ortak bir yanın olamaz; çünkü bu olay bundan üç yüz yıl önce olmuş.

Uraşima deniz krallığında zamanın karadakinden daha ağır geçtiğini o zaman anlamış. Keşişin yanına birlikte vardığı insanlara başından geçenleri, bütün denizlerin kralının kızını nasıl yakaladığını, sonra bıraktığını, suların dibindeki sarayı ziyaret edişini, prensesin ayırılırken kendisine nasıl küçük, büyülü bir kutu armağan ettiğini anlatmış. Bunları söylerken eski dostlarının soyundan gelenlerin onuruna bir yemek vermenin iyi olacağını düşünmüş. Kutuyu çıkarmış ve altındaki deliğe: "Muhterem keşiş ve dostlarım için yemeğe ihtiyacım var", diye fısıldamış.

Sonra ellerini üç kez birbirine vurmuş. Üstünde nefis yemekler bulunan bir siniyle küçük bir masa çıkmış ortaya. Orada bulunanlar şaşırmışlar, Uraşima'ya teşekkür etmiş ve denizin dibinde gördüğü daha başka şeyleri de anlatması için sıkıştırmışlar onu. Keşiş de gidip kağıt, fırça, mürekkep getirmiş ve olağandışı olayı oracıkta yazmış.

Uraşima sahilde, eskiden ana ve babasının oturduğu yerde yerleşmiş. Kutudan her yönüyle ana ve babasınınkine benzeyen küçük bir kulübe istemiş. Orada üç yüzyıl önceki gibi yaşamış. Ama artık balığa çıkmıyormuş. Bir yandan deniz dostlarını yakalamayı içi götürmüyormuş, öte yandan artık ava çıkmaya ihtiyacı da yokmuş. Kutu yaşaması için ihtiyacı olan her şeyi sağlıyormuş. Kaldı ki balığa çıkacak zamanı da olmuyormuş; çünkü uzaktan, yakından insanlar denizin dibindeki sarayın öyküsünü dinlemeye geliyorlarmış. Uraşima gelenleri evinde ağırlarmış. Özellikle yoksulları yiyecekler, hatta giysilerle uğurlarmış.

Bütün denizlerin kralının sarayını ziyaret etmiş olan ve yoksulları armağanlara boğan balıkçı haberi, kısa sürede kulaktan kulağa yayılarak eyalet valisinin kulağına kadar gitmiş. Duydukları çok garibine gitmiş valinin. Balıkçı kötü bir büyücü olabilirmiş. Böylece, derinlemesine bir soruşturma yapmaları, balıkçının bir sahtekar, asi ya da büyücü olup olmadığını belirlemeleri için balıkçı köyüne iki memur göndermiş.

Memurlar hamalların taşıdığı sandalyelere oturmuş ve üç günlük bir yolculuktan sonra deniz kıyısındaki kulübeye varmışlar. Uraşima onları saygıyla karşılamış, suların dibindeki sarayda yaşadıklarını onlara da anlatmış.

Memurlar inanmadan dinleyip kuşkulu kuşkulu başlarını sallamışlar. Sonunda içlerinden biri:

"Peki, bu kutu para yapmayı da bilir mi?" diye sormuş.

"Prenses içindeki değerli taşın her şeyi yapabileceğini söylemişti. Öyleyse para da yapabilir", diye yanıtlamış Uraşima. Bir yığın gümüş para dilemiş, ellerini üç kez vurmuş. Önlerinde bir yığın gümüş para görünce memurların ağzı bir karış açık kalmış.

O zaman, memurlardan yaşlı olanı "Krallığımızda para yapma yetkisi yalnız prense aittir. Sen bu yasayı çiğnedin. Kutuya el koyuyorum", demiş. "İçinde deniz taşı mı var, yoksa olur olmaz bir büyü mü sakladın, göreceğiz."

Ürküntüye kapılan Uraşima memurlara kutuyu açmamaları için yalvarmış. Çünkü prenses açılmasını yasaklamıştı.

"Eyalet valisi bizi her şeyi dikkatle incelemekle görevlendirdi. Bizim için herhangi bir balık prensesin sözleri değil, valinin sözleri önemlidir."

Kutuyu açmak için kuvvetlerini birleştirmişler. Sonunda kapak açılınca ikinci bir küçük kutu farketmişler. İncilerle süslüymüş ikinci kutu. Memurlar çıkarıp her bir yanını inceden inceye incelemişler. O zaman, Uraşima kendisini yerlere atarak "Ne olur, açmayın", diye yalvarmış.

Ama memurların açmasına gerek kalmamış, kapak kendiliğinden fırlamış. Mavi bir şimşek çakmış, sonra kutudan beyaz bir bulut çıkmış. Aynı anda, gümüş paralar buhar haline gelmiş. Beyaz bulut

Uraşima'ya dokunduğu anda Uraşima olağandışı bir değişikliğe uğramış; yüzü kırışıklarla kaplanmış, saçları beyazlamış, ellerinin derisi kırışıklaşmış. Bir anda, yaşlı bir adam olmuş, düşüp ölmüş.

Memurlar ürkerek yana sıçrayınca kutuyu düşürmüşler. Kutudan kumlar boşalmaya başlamış.

Gittikçe daha çok, gittikçe daha hızlı; ta ki kutu, Uraşima'nın cesedi, kulübe, sahil, yar, çamlık ve memurlar kumlara gömülüp kayboluncaya kadar.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Şeftali Çocuk Momotaro - Japon Masalı

Eskiden, köyün dışındaki bir kulübecikte bir dede ile bir nine yaşarmış. Dede her sabah ormana gider, nine de evde kendi işine gücüne bakarmış. İkisi de çalışkanmış ve huzur içinde yaşarmış. Kuşkusuz, büyük bir üzüntüleri olmasaymış, daha memnun ve mutlu olurlarmış; çocukları olmamış ve yaşlılık günlerinde yapayalnız kalmışlar. Nine küçük avlusunu süpürürken sık sık "Ah, şimdi küçük bir oğlan ya da kız şuracıkta oynasaydı, ne hoş olurdu!" diye düşünürmüş. Dede de sırtında çalı çırpı yüküyle ormandan döndüğü zaman, küçük bir oğlanın kendisini karşıladığını ve sevgiyle kucakladığını düşlermiş. Ama bir düş yalnızca bir düştür. Çocuksuz, neşesiz bir yaşam içinde yaşayıp gidiyorlarmış. Bir gün, nine her zamanki gibi dedenin azığını hazırlamış; o ormana gidince çamaşırları toplayıp yakındaki derede yıkamaya gitmiş. Yıkamış, durulamış ve ancak sırtı dayanamayacak kadar ağrıyınca başını işinden kaldırmış. "Gerinip biraz dinlenmeliyim," demiş nine ve ayağa kalkmış. "Ora...

Yeşil Melek- Kıbrıs Türk Masalı

 Vahtın zamanında bir padişah vardı. O padişahın bir gızı vardı. Gızını nişan etsin deyi, aradı davet etti ahaliyi, gelsin bekarlar sıralansın gızı ok atacak dedi, kimin başına giderse gızı ona verecek. E çıkttı gız atar bir oku gitmez atar o bir oku gitmez. Bir tepecik vardı. O tepeciğin üstünde boynuz vardı. Tak gider vurur o boynuzun üstüne, tak gider vurur o boynuzun üstüne. Yağnışdır gene alırlar, yağnışdır gene alırlar. Sonra gız dedi:, “O boynuzdur benim kısmetim.” dedi padişaha., Çabucakdan, oracağa gızına bir hane yaptırdı. Hizmetçilernan godu gızını içine gece demez gündüz demez ansızdan boynuzun içinden bir oğlan çıkar affet-i devran beş garış gerdan, gördü padişah görüşüler anlaşılar:, “Kırk güne gadar beni meydana vermesan, dedi senin olacan dedi verirsan dedi. Gaybeden dedi.”, “Yok dedi gız”, Kırk gün, kırk gün gideler beraber gündüz biri gelir boynuza girer oğlan. Gider gezer atıynan gelir, o gün şey vardı. Nedeyim? Yörüyüş vardı atlarnan birleşip hangisi geçer oğlan...