Ana içeriğe atla

Üç Telli Çayevi - Japon Masalı

Sakai şehrinden üç genç tüccar arkadaş Kuemon, Sazuke ve Cube günün birinde, her yıl yapılan bahar şenliklerini izlemek için Sumiyoşi'ye gitmeye karar vermiş. Güneşin doğuşuyla başlayan şenliklerin başını kaçırmamak için, bir gün önceden orada olmayı kararlaştırmışlar. Ama gündüz hava çok sıcak olunca düşündüklerinden daha yavaş ilerlemişler. Soluklanmak için birkaç kez çay kenarlarında mola vermek zorunda kalmışlar. Güneş iyice indiği halde üç arkadaş hala Sumiyoşi'ye varamamış. Daha önlerinde aşmaları gereken bir orman varmış. Ormanın kıyısında oturmuşlar ama

Sazuke acele etmelerini istiyormuş. Aynı gün şehre ulaşmak istiyorlarsa, daha ortalık aydınlıkken yola koyulmaları gerekiyormuş.

Kuemon'un canı hiç kalkmak istemiyormuş. En yakın köye gidip geceyi orada geçirmeyi ve sabah yola çıkmayı önermiş.

"Hani şenliklerin başlamasını görmek istiyorduk!" diye karşı çıkmış Sazuke. "Şenliklerin en güzel anı, gerçekten de güneşin doğuşuyla şenlik alayının oluştuğu andır. Haydi, az sonra hava serinler.

Daha kolay yürürüz."

Ama Cube Kuemon'un imdadına yetişmiş. "O haklı. Nasıl olsa gece olmadan oraya varamayız.

Üstelik geceleyin ormanı geçmenin bir zevki de olmaz. Yarın sabah erkenden yola çıkarsak, pek bir şey kaçırmış olmayız."

"Yoksa hayaletlerden mi korkuyorsunuz! Küçük bir ormanın sizi bu kadar ürküteceği hiç aklıma gelmezdi!" diye alaycı bir tavırla konuşmasını sürdürmüş Sazuke.

"Sen korkmuyor musun yani! Ormanın serserilerle dolu olduğunu, garip şeyler döndüğünü bilmezmiş gibi konuşma", diye cevap vermiş Kuemon.

"Korkmuyorum tabii. Size bunu kanıtlayacağım da. Beni izlemek istemiyorsanız, tek başıma gideceğim. Orman çok büyük değil. Bir şey olursa, üstesinden gelirim", demiş Sazuke belinden sarkan kısa kılıcına dokunarak.

Dostlarının uyarıları kar etmemiş. Sazuke kararından dönmemiş. Onlarla alay etmiş. Ödlek olduklarını söylemiş. Sonunda birbirlerinden dargın ayrılmışlar.

Kuemon ve Cube köye dönmüşler. Sazuke kılıcını astığı kemerini sıkıştırıp arkadaşlarının arkasından bile bakmadan ormana doğru ilerlemiş.

Gerçekten az sonra hava serinlemiş. Güneş ışıkları yaprakların arasından ölgün ölgün sızıyor, hava gittikçe kararıyormuş. Birden ormanın üstünde kara bir bulut belirmiş, ince ve sık bir yağmur başlamış.

"İşte bunu hiç beklemiyordum", demiş Sazuke kendi kendine. Bir çatı altı arayarak, ağaçlara sinerek ilerliyormuş.

Derken ormanda ağaçlar seyrelmeye başlamış. Düzlüğü geçen bir patika görmüş. Sazuke sığındığı yerden çıkmak istemiyormuş ama düzlüğün öteki yanında bir ışık farketmiş. Daha dikkatli bakınca bunun bir ev olduğunu anlamış.

"Cesaretimi yitirmemeliyim", demiş. "Bu evde bir yer bulurum, elbiselerimi kuruturum".

Sağanak alfanda koşmuş, düzlüğü geçip eve yönelmiş.

Evin bahçe duvarı yokmuş. Verandanın kapısının açık olduğunu görünce hiç duraksamamış, sandaletlerini çıkarmış, verandaya atlamış ve bir gaz lambasının aydınlattığı odaya girmiş.

Çok konforlu bir odaymış. Yerlerde tertemiz hasırlar seriliymiş. Lambanın yanında örümcek motifli güzel bir porselen tandır, onun yanında süslü bir tepside bir şişe saki ve küçük bir çanak varmış. Ama işin garibi, oda boşmuş, bütün evde tam bir sessizlik hüküm sürüyormuş. Dışarıda yağan yağmurun sesinden başka hiçbir şey işitilmiyormuş.

Ama Sazuke bu garip sessizlikten hiç endişe duymamış, ormanın ortasında bu kadar iyi döşenmiş bir evde nasıl oluyor da kimse yok, diye merak bile etmemiş. Yağmur altında kalmadığına seviniyormuş. Islanmış giysisini kurutmuş, kor halindeki kömürlerin üstünde ellerini ısıtmış.

Islak giysileri üstüne yapışıyormuş. Hemen sıcak bir şeyler içmezse, hiç şüphesiz nezle olurmuş.

"Boş ver", demiş sonunda, "kimin olursa olsun, şu sıcacık sakiyi içeceğim. Nezle mi olayım!"

Ama çanağa elini uzattığı anda, yukarıya çıkan ağaç merdivenin basamaklarının gıcırdadığını işitmiş. Sazuke girişte hafif ayak sesleri ve ipek hışırtıları işitmiş. Sonunda kapı usulca açılmış ve genç bir kız içeri girmiş. O kadar güzelmiş ki Sazuke'nin soluğu kesilmiş. Hem Sumiyoşi şenliğinin başlamasını görmesini, hem de geceyi hoş birinin yanında geçirmesini sağlayan cesaretinden dolayı kendi kendisini kutluyormuş. Narin yüzü, kırmızı dudakları, düzgün kaşları, gümüş bir toka ve fildişi taraklarla başının üstünde toplanmış harika siyah saçlarıyla gerçekten olağanüstü güzelmiş genç kız.

Yenleri yere kadar sarkan kırmızı ipek kimonosu yaldızlı çiçek işlemeliymiş ve brokar kuşağı gökkuşağı gibi ışıldıyormuş. Beyaz ve ince ellerinde uzun saplı, gövdesine siyah deri kılıf geçirilmiş üç telli bir çalgı tutuyormuş.

Genç kız içeri girmiş, yumuşak bir hareketle odanın ortasında diz çökmüş, çalgısını yanma koymuş ve Sazuke'nin önünde saygıyla eğilmiş.

Sazuke de ayağa kalkmış ve eğilmiş. Eve davetsiz girdiği için özür dilemek istemiş.

Ama daha ağzını açmadan genç kız ona sevecenlikle gülümsemiş, başını canlı bir şekilde sallamış ve hiç konuşmadan ona bir kase saki sunmuş. Birden Sazuke genç kızın kendisini selamlamak için bile ağzını açmadığını farketmiş.

"Dilsiz olmalı", diye düşünmüş ve konuşmaktan sakınmış. Gülümseyerek kendisine uzattığı kaseyi almış, saki doldurmasına izin vermiş. Hala sıcacık olmasına şaşırmış, tadı nefismiş. Genç kız onun şarabı beğenmesinden hoşnut görünüyormuş, kaseyi doldurmaya devam etmiş. Ama Sazuke ona içki sunduğunda hep başıyla geri çevirmiş. Sonunda zarif porselen şişeyi bitirmiş. Kendisini şarabın mı genç kızın görünüşünün mü sarhoş ettiğini bilmiyormuş. Genç kız rahatına bakmasını işaret etmiş.

Çalgısını alarak kuşağından bir tırnaklık çıkarmış.

Dışarda yağmur çoktan dinmiş, Sazuke'nin giysileri kurumuş. Yola çıkması gerekiyormuş ama çevresindeki her şeyi unutmuşa benziyormuş. Kerevetin direklerinden birine sırtım dayayarak bakışlarını alımlı ev sahibesine dikmiş. Ödlekliklerinden dolayı yoksun kaldıkları garip macerayı anlattığı zaman, arkadaşlarının yüzünün alacağı hali gözünde canlandırıyormuş.

Genç kız çalgısını akort etmiş ve odayı Sazuke'nin hiç işitmediği olağanüstü bir ezgi doldurmuş.

Kimi zaman yumuşak ve hoş, kimi zaman şiddetli ve yakınan ezgi her yanını sarıyor, onu büyülüyor gibiymiş. Genç kız çalarken bakışlarını ondan ayırmıyormuş. Gözleri kor gibi parlıyormuş. Sazuke büyüleyici ezgiyle kendinden geçmiş. Dünyada onun için bu müzik ve o gözlerden başka hiçbir şey yokmuş.

Genç kız arada sırada orta teli çok kuvvetli çalıyor, Sazuke garip bir duyguyla sarsılıyormuş.

Pürüzsüz, soğuk ve görünmeyen bir şey sanki boynuna sarılıyor gibi oluyormuş. Ama eliyle her boynuna dokunduğunda bu duygu kayboluyor, görülmez şey yırtılmış gibi oluyormuş. Bu hareketi karşısında genç kız kaşlarını çatmış ama hemen sonra yeniden gülümsemiş ve çalmaya devam etmiş.

Orta tel gittikçe daha kuvvetle titreşiyormuş. Sazuke görülmez şeyin gittikçe kendisini sıktığını hissetmiş. Ürküntüyle tuzağa düştüğünü anlamış. Bütün gücünü toplamış ve kendisini savunmak için kısa ama keskin kılıcım kınından çıkarmış. O zaman, genç kız ona öfkeyle bakmış ve teli öyle kuvvetli çalmış ki tel kopup Sazuke'nin bedenine dolanmış. Kılıcıyla tele dokunmayı başarmış ama çok geçmiş. Direğe sımsıkı bağlanmış ve kılıcı elinden kaymış O zaman, genç kızın yüzü üzgün bir ifade almış. Sanki canı yanıyor gibiymiş. Ayağa kalkmış, çalgısını almış ve geldiği gibi sessizce odayı terketmiş.

Ağır bir sessizlik bütün evi sarmış. Pencereden gecenin soğuğu içeri giriyormuş. Gaz lambasının alevi son bir kez titremiş ve sönmüş. Tutsak kopkoyu bir karanlıkta kalmış.

"İşim bitti", demiş kendi kendine dehşetle. "Buradan kımıldayamıyorum. Kendimi savunmak için kılıcım bile yok."

Neyse ki az sonra ortaklık aydınlanmaya başlamış. Gün ışığı yavaş yavaş odayı doldurmuş. O zaman, yerdeki hasırın yırtık, yarı yarıya çürük ve kalın bir tozla örtülü olduğunu görmüş. Verandanın kapısı açık değilmiş, yalnızca çerçevesinden çıkmış. Tandırın yerinde küçük bir kül yığını varmış.

Şişe ve kasenin yerinde biri küçük, diğeri büyük iki taş duruyormuş. Sazuke ilkin düş gördüğünü sanmış ama kendisini direğe bağlayan tel gerçekmiş. İzleri kapıya kadar giden kan damlaları gece yokmuş. Sazuke olan bitenleri anlamak için çok düşünmüş ama sonunda uyku bastırmış.

Güneş yıllık duvarların aralıklarından parlamış ve dışarda "Cube, şu tabeladaki garip yazıya baksana!" diyen Kuemon'un sesini işitmiş. "Üç Telli Çayevi! Ormanın ortasında bir çayevi açmak ne aptalca bir iş! Sahibinin hayatini kazanamamış olmasına şaşmamak lazım. Baksana, ev yıkıntı haline gelmiş".

"Kuemon, Cube, koşun, yardım edin bana", diye seslenmiş dostlarının sesiyle uyanan Sazuke.

Dostları içeri girmiş, onu çözmüşler. Sazuke onlara gece başına gelenleri anlatmış.

Sonra arkadaşlarından kavga sırasında istemeden genç kızı yaralayıp yaralamadığını görmeleri için evi dolaşmalarını istemiş. Yıkık merdiveni tırmanmış, kata çıkmışlar ve orada yırtılmış geniş bir ağın altında Sazuke'nin kılıcının biçtiği kocaman, ölü bir örümcek bulmuşlar.

"Görüyorsun, biz haklıymışız", demiş Cube. Alaylı alaylı gülümsemeden edememiş. "Olağandışı şeyler oluyor. Bu nedenle gece ormanda tek başına dolaşmak akıl karı değil. En azından deneyimin oldu".

"Ama hiç korkmadım", diye övünerek cevap vermiş Sazuke kılıcını kınına sokmuş.

Yeniden barışan üç dost, hiç olmazsa öğleyin Sumiyoşi'ye varmak ve şenliğin tümünü kaçırmamak için yola çıkmış.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Şeftali Çocuk Momotaro - Japon Masalı

Eskiden, köyün dışındaki bir kulübecikte bir dede ile bir nine yaşarmış. Dede her sabah ormana gider, nine de evde kendi işine gücüne bakarmış. İkisi de çalışkanmış ve huzur içinde yaşarmış. Kuşkusuz, büyük bir üzüntüleri olmasaymış, daha memnun ve mutlu olurlarmış; çocukları olmamış ve yaşlılık günlerinde yapayalnız kalmışlar. Nine küçük avlusunu süpürürken sık sık "Ah, şimdi küçük bir oğlan ya da kız şuracıkta oynasaydı, ne hoş olurdu!" diye düşünürmüş. Dede de sırtında çalı çırpı yüküyle ormandan döndüğü zaman, küçük bir oğlanın kendisini karşıladığını ve sevgiyle kucakladığını düşlermiş. Ama bir düş yalnızca bir düştür. Çocuksuz, neşesiz bir yaşam içinde yaşayıp gidiyorlarmış. Bir gün, nine her zamanki gibi dedenin azığını hazırlamış; o ormana gidince çamaşırları toplayıp yakındaki derede yıkamaya gitmiş. Yıkamış, durulamış ve ancak sırtı dayanamayacak kadar ağrıyınca başını işinden kaldırmış. "Gerinip biraz dinlenmeliyim," demiş nine ve ayağa kalkmış. "Ora...

Yeşil Melek- Kıbrıs Türk Masalı

 Vahtın zamanında bir padişah vardı. O padişahın bir gızı vardı. Gızını nişan etsin deyi, aradı davet etti ahaliyi, gelsin bekarlar sıralansın gızı ok atacak dedi, kimin başına giderse gızı ona verecek. E çıkttı gız atar bir oku gitmez atar o bir oku gitmez. Bir tepecik vardı. O tepeciğin üstünde boynuz vardı. Tak gider vurur o boynuzun üstüne, tak gider vurur o boynuzun üstüne. Yağnışdır gene alırlar, yağnışdır gene alırlar. Sonra gız dedi:, “O boynuzdur benim kısmetim.” dedi padişaha., Çabucakdan, oracağa gızına bir hane yaptırdı. Hizmetçilernan godu gızını içine gece demez gündüz demez ansızdan boynuzun içinden bir oğlan çıkar affet-i devran beş garış gerdan, gördü padişah görüşüler anlaşılar:, “Kırk güne gadar beni meydana vermesan, dedi senin olacan dedi verirsan dedi. Gaybeden dedi.”, “Yok dedi gız”, Kırk gün, kırk gün gideler beraber gündüz biri gelir boynuza girer oğlan. Gider gezer atıynan gelir, o gün şey vardı. Nedeyim? Yörüyüş vardı atlarnan birleşip hangisi geçer oğlan...

Uraşima - Japon Masalı

Bir zamanlar, küçük bir köyde, babasıyla oturan Uraşima adında bir balıkçı varmış. Kulübeleri köyün biraz uzağında, deniz kıyısındaymış. Hemen yakınında bir çamlık varmış. Hava güzel olduğu zaman, Uraşima şafakta denize açılırmış. Ava göre ya hemen ya da uzun zaman sonra dönermiş. Hatta akşam döndüğü bile olurmuş. Böyle durumlarda ana ile baba sahile gider, küçük kayığı görmek için gözleriyle ufku araştırır, oğullarının ertesi gün pazara götürecek kadar yeterli balık avlayıp avlamadığını da merak ederlermiş. Bir gün, güzel bir ilkbahar sabahı, gökte tek bulut yokmuş ve sıcak bir esinti çamlığı okşuyormuş. Uraşima erkenden iyi bir av umarak denize çıkmış. Her zamankinden erken dönüp köydeki arkadaşlarıyla biraz çene çalmak istiyormuş; bunu uzun zamandır özlüyormuş ama umutları gerçekleşmemiş. Ağı her atışında boş çekmiş. Öğleyi geçeli çok olmuş, hala hiç balık tutamamış. O zaman şansını son kez denemeye karar vermiş, bu kez de ağ boş çıkarsa, eve dönecekmiş. Çünkü şanssızlık peşini bıra...