Bir zamanlar, bir köyde zengin bir demirci ile biricik kızı güzel Akiko yaşarmış. Demircinin karısı küçük kızın doğumundan az sonra ölmüş ve adam ikinci bir kadın almış. Çünkü evin işlerini çekip çevirecek birine ihtiyacı varmış ama ne yazık ki seçimini iyi yapmamış! Üvey ana cimri ve kötü bir kadınmış. Hiçbir şey onu memnun etmez, özellikle kıskandığı Akiko kızdırırmış. Analığının bütün aşağılamalarına karşın, Akiko neşeli ve güleç yüzlüymüş. Küçük kız büyüdükçe analığı her gün ona daha çok iş yüklüyormuş; o kadar ki sonunda evin bütün işleriyle Akiko uğraşmaya başlamış. Analık bütün günü tembellik ederek geçiriyor, emirler veriyor; akşam olunca da Akiko şunu yaptı, şunu yapmadı diye babasına şikayet ediyormuş. Bu suçlamaları işitince Akiko'nun ağladığı olurmuş ama ertesi gün her şeyi unutur, neşeyle işine gücüne bakarmış. Güçlük çıkarmadan çalışırmış ve hizmetçiler onun ağzından asla kötü bir söz duymazlarmış. Akiko herkese karşı sevecenmiş; çünkü haksızlığın ne demek olduğunu kendi deneyimiyle biliyormuş. Keşişlere, hemen her köyde rastlanan gezgin dilencilere karşı da nazikmiş. Kimseyi eli boş göndermezmiş. Zaman zaman, çırakların eline mutfak parasından aldığı birkaç bronz para sıkıştırırmış. Herkes severmiş Akiko'yu. Neşeli şarkıları evde yankılandığında, herkesin neşesi artar, işine canla başla sarılırmış. Demircinin serveti artarmış.
Ama onun bu tutumu analığın hiç hoşuna gitmezmiş. Ondan yakınmadığı bir akşam geçmiyormuş:
"Önüne gelenle konuşuyor; iyi bir aileden bir genç kız böyle yapar mı! Sonunda bütün müşterileri kaçırtacak."
Ya da: "Böyle giderse, elimizde, avcumuzda bir şey kalmaz. Gözümü üstünden ayırmasam, eline geçeni dağıtacak. Parayı harcamasını iyi biliyor. Ama eve para getirmeye gelince iş değişiyor. Böyle giderse, dilenmek zorunda kalacağız. Kızının eliaçıklığının sonunda bizi ne hale düşürdüğünü o zaman göreceksin."
İşte böyle her gün, Akiko'ya iftira ediyor ve baba da ona inanıyormuş. Parayı binbir zorlukla kazanıyor, parasının har vurup harman savrulmasından hoşlanmıyormuş. Akiko analığın suçlamalarına karşı asla kendisini savunmaz, üzüntüyle başını önüne eğerek gözlerine dolan yaşları silermiş. Ama ertesi gün ev yine neşeli şarkılarıyla çınlarmış.
Onun böyle şarkı söylediğini işiten babası kendi kendine; "İyi niyetli öğütlerimizi ciddiye almıyor", diyormuş. Zamanla yüreği katılaşmış ve yeni yıl arifesinde analık geleneksel pastayı en iyi pirinçle değil, yedeklik eski pirinçle hazırlayarak Mutluluk Tanrısı'na hakaret ettiğinden, eve bir felaket getirmek niyetinde olduğundan bağıra çağıra şikayet edince baba öfkelenmiş ve Akiko'yu evden kovmuş.
Akiko üzgün üzgün köyde dolaşıyormuş. Her yerde yeni yıl hazırlıkları yapılıyor, hep neşeli olan demircinin kızına ne olduğu kimsenin dikkatini çekmiyormuş. Akiko yoluna devam etmiş ve komşu köye varmış. Açmış ve üşüyormuş. Ah, biraz yiyecek ve geceyi geçirecek bir yatak için bir iş bulabilseymiş! Ama herkes ona kapıyı gösteriyormuş.
Akiko daha şimdiden o kadar zayıf düşmüş ki güçlükle ilerliyormuş. Sonunda bir hanın kapışım çalmış ve biraz sıcak çay istemiş.
"Hancı efendi, param yok, size astarlı ceketimi rehin bırakabilirim. Bana yiyecek sıcak bir şey verin."
"Oh be!" demiş hancı. "Her isteyene yemek verecek olsam! Sana yemek vereyim, peki, ceketin para etmezse! Olmaz, ver ceketini, onu sattıracağım. Bakalım ne ediyor, sonra düşünürüz.
Akiko ceketini çıkarmış ve sırtında yalnızca hafif kimonosuyla evin önünde beklemiş. Hancı uşağını ceketi satmaya göndermiş ve Akiko soğuktan titreyerek onun parayla geri dönmesini beklemiş.
Aç ve üşüyerek orada uzun zaman beklemiş. "Parayı getirince sıcak bir şey yiyeceğim. Yoluma devam edecek kadar para geriye kalır. Belki bana iş verecek, geceyi evinde geçirebileceğim iyi birini bulurum", diye kendisini teselli ediyormuş. "Sürgünlüğüm uzun süremez. Babam yakında haksızlık ettiğini anlayıp beni geri çağıracaktır. Çünkü dünyada böyle bir haksızlığın olması mümkün değil."
Akiko uzun zamandır bekliyormuş. Müşteriler gelip gidiyor, uşaklar girip çıkıyormuş. Ama kimse eşiğe çömelmiş genç kızla ilgilenmiyormuş. Sonunda açlığa ve soğuğa dayanamayan Akiko yumuşak bir sesle hancıyı çağırmış.
"Beni rahatsız etme, baldırı çıplak seni! Bu genç yaşında sokaklarda sürtüyorsun. Çekil git.
Müşterilerimi kaçırıyorsun", demiş hancı.
Akiko titrek bir sesle satması için kendisine verdiği ceketi hatırlatmış hancıya. "İyi bir ceketti;
bana pilav, balık ve bir kase sıcak çay verecek kadar para etmiştir."
"Ha ha, bana ceket verdiğini iddia ediyor!" diye haykırmış hancı, küçümseyerek gülmüş. "Değerli bir ceket, bir servet eden ceket! Ha ha! Sakın bir kese de para vermiş de olmayasın! Hiç böyle bir yüzsüzlük gördünüz mü! Ben bir dilenci için ceket sattırmışım! Güzel bir ceketin olsa, köy köy sokaklarda dolaşacak yerde adam gibi evinde otururdun."
Hancı o kadar bağırarak konuşuyormuş ki müşteriler dışarı çıkıp zavallı genç kızla alay etmişler.
Akiko ağlamaya başlamış. Açlık ve soğuk korkunçmuş ama hiçbir şey onu uğradığı haksızlık kadar yaralamıyormuş.
"Al şunu", demiş hancı, sert bir köfte ile yamalı bir torba fırlatmış. "Sana acıdığımı anla; bayram günü kimseyi eli boş göndermem, senin gibi küstah bir dilenciyi bile. Şimdi, defol! Yoksa köpekleri üstüne salarım."
Akiko yamalı torbayı sırtına atmış, akşam yemeği yiyenlerin kahkaha ve alayları altında, yüzü utançtan kıpkırmızı koşarak oradan uzaklaşmış. Tek düşüncesi gitmekmiş. Ancak ormanın kıyısına varınca durmuş. Kar yağmaya başlamış ve Akiko nerede olduğunu, nereye gideceğini bilmiyormuş.
Umutsuzluk içinde; "Bu dünyada benim için iyi bir şey yok. Yollarda açlık ve soğuktan ölmekten, insanların alaylarına uğramaktansa, yaşamıma kendi ellerimle son vermeyi yeğlerim. Ormana gideceğim, kendimi kurtlara yedireceğim."
Bu korkunç kararını uygulamaya geçirmek amacıyla yolu terketmiş ve ormanın karanlığına girmiş.
"Dağlarda çok kurt olur ve kışın açtırlar. Acıma bir son vermeleri uzun sürmez", diyormuş yürürken.
Böyle düşüne düşüne yürürken küçük bir düzlüğe varmış. Bir taşın üstüne oturmuş ve kurtların gelmesini beklemiş. Hava yavaş yavaş kararıyor, kar gittikçe artıyormuş. Ormanda çıt yokmuş, bir yaprak bile kıpırdamıyormuş.
"Belki burası uygun bir yer değil", demiş sonunda Akiko kurtların gelmediğini görünce. "Hiç ormanda bulunmadım ki! Kurtların nerede durduklarını bilmiyorum. Aramam gerekecek."
Kalkmış ve yoluna devam etmiş. Sık çalılıklar arasından kendisine yol açıyormuş; ıssız keçi yollarından geçerken bir yandan "Kurt, sevgili kurt, gel de beni ye. Artık yaşayamam", diye sesleniyormuş.
Böyle uzun süre dolaşmış. Birden keçi yolunun yakınındaki bir çalılıkta dallar çatırdamış. Dallar açılmış ve kırmızı gözlü, kocaman, mor bir kurt yola atlamış. Atlamaya hazır, yere yatmış, sivri dişlerini göstermiş, Akiko'ya delici bakışlar fırlatmış.
Akiko kalakalmış ve susmuş. Kurdun sivri dişlerini görüp sıcak soluğunu duyunca korkmaya başlamış. Ama insanların kendisine yaptıkları haksızlıkları, uğradığı aşağılanmaları hatırlamış, açlıktan ölümün yolunu kolladığını düşünmüş.
Korkuyla kurda bakmış ama kararlı bir sesle: "Beni ye kurt", demiş. "Bu dünyada beni iyi şeyler beklemiyor."
Kurt daha bir yere yapışmış, gözlerini kırpmış ve Akiko'ya araştırıcı bir bakış fırlatmış. Sonra arka ayaklarının üstüne oturmuş ve hiç beklenmedik nazik bir sesle; "Hayır, seni yemeyeceğim", demiş.
"Ben insanları, hiç olmazsa gerçek insanları yemem. Sen de adam gibi adamsın. Bütün bu başına gelenler gerçek insanları tanıyamamandan. Herkese güveniyorsun. Ama sana yardım etmek istiyorum."
Bunları söyledikten sonra, yavaşça iki kirpik koparmış ve Akiko'ya uzatmış. "Karşısındaki insanın nasıl biri olduğunu bilmek istediğin zaman, bu iki kirpiği gözlerinin önünde tut ve iyice bak.
Karşındakinin kim olduğunu hemen anlayacaksın. Kirpiklerin arasından iyice incelediğinde bile değişmeyen kişiye güven. Böyle bir adamla mutlu olacaksın. Yüzüne gülseler de ötekilere sakın inanma", demiş.
Şaşıran Akiko kurda teşekkür etmiş ve geri dönmüş. Şaşkınlığından soğuğu ve açlığı unutmuş. Az sonra ormandan çıkmış ve küçük bir şehre varmış.
Bir kavşakta yerini almış. Çevrede kalabalık varmış. Çoğu sepetler ya da sırtlarında odun yükleri taşıyor, kimileri pazara at götürüyormuş. Güzel giyimli bir sürü kadın ve saygın görünüşlü erkek varmış. Hepsi ona dürüst görünüyormuş. Nasıl bu insanlara güvenmesinmiş! O zaman Akiko kurdun öğüdünü denemeye karar vermiş. Kirpikleri gözünün önünde tutmuş ve gidip gelenleri gözlemlemiş.
Namuslu ve saygıdeğer şehirlilerde meydana gelen değişmeleri görünce çok şaşırmış. Sözgelimi, ağır ipekli giyinmiş, etrafında hizmetçileriyle kibirli kibirli dolaşan zengin kadın, ipek kimononun üstünde acıkmış bir horoz başı gibiymiş sağdan soldan yemleniyormuş. Dadının başı balık başı, hizmetçilerse fare ve tavuklardan başka bir şey değilmiş. Az ötede maiyetiyle dolaşan görevlinin kimonosunun sert yakasından kibirli bir domuz başı çıkıyormuş. Yan sokaktan kavşağa yaklaşan tüccar bir tilki başı taşıyor, küçük gözleriyle her tarafa kurnaz bakışlar atıyormuş. Akiko nereye baksa, ipek, pamuk ya da yırtık pırtık giysiler giymiş vücutların üstünde hayvan başlarından başka bir şey görmüyormuş. Hiçbir yerde insan yüzü yokmuş.
O zaman Akiko çok üzülmüş. Demek dünyanın işleri böyleymiş. Gerçekten bütün şehirde gerçek bir insan bulunmuyor muymuş!
Tüm umudunu yitirmek üzereyken sıründa kocaman bir odun kömürü çuvalı taşıyan yoksul giyimli genç bir kömürcünün ağır ağır kavşağa doğru ilerlediğini görmüş. Belli ki uzun yoldan geliyormuş.
Akiko kararsız bir şekilde kirpikleri bir kez daha gözlerinin önünde tutmuş. Güven veren bu yüzün yerinde bu kez hangi hayvanın başını görecekmiş!
Dikkatlice bakmış ama kömürcü değişmemiş. Kirpikleri evirip çevirmiş, bütün dikkatiyle bir daha bakmış, kömürcünün güzel delikanlı başı hep aynı kalmış.
Akiko sevinmiş. Ama yabancıya nasıl yaklaşacakmış! Hakkında neler düşünürmüş sonra! O zaman gizlice kömürcüyü izlemeye karar vermiş. Böylece nerede oturduğunu görecekmiş. Yolda belki aklına nasıl davranacağını bulabilirmiş.
Kömürcü pazarda kömürünü satıp çay, pirinç ve tuz almış, sonra beklemeden dağa yönelmiş.
Akiko onu gözden kaybetmemeye çalışarak belli bir uzaklıktan izliyormuş. Genç kömürcü hızlı yürüyor ve Akiko onu izlemekte güçlük çekiyormuş. Pirinç tarlalarının y anından geçmişler, sonra ormanda bir patikaya girmişler. Orada genç kömürcü kaybolmuş O genç ve kuvvetliymiş, oysa Akiko açlık ve yürüdüğü onca yoldan iyice zayıf düşmüş. Ama bereket, uzaktan duman yükseldiğini görmüş.
Bu kömürcünün yaktığı ateş olmalıymış. Dumanım yönünde ilerlemiş. Bir düzlükte odun yığınının yanındaki küçük kulübeyi farketmiş.
Doğruca eve yönelmiş ve pencereden içeriye bakmış. Kimse yokmuş ama ateşin üstünde bir çaydanlık varmış. Bu durumda kömürcü uzakta olamazmış. Yorgun Akiko eşiğe oturmuş, beklemiş.
Bir süre sonra kömürcü ormandan çıkmış, genç kızın önünde biraz durmuş ve bağırmış "Demek beni buraya kadar izledin, hayalet! Haydi, git işine! Evimde işin yok!"
Akiko kalkmış, kömürcüyü kibarca selamlamış. Kendisinin hayalet değil, insanoğlu olduğunu söylemiş. Sonunda kömürcü ona inanmış.
"Beni şehirden beri izlediğinin farkındaydım. Adımlarımı bu yüzden sıklaştırdım. Arkalarda kaldın. "Hayalet olduğunu düşünüyordum; çünkü bir genç kız ormanda tek başına dolaşmaz. Bu nedenle kulübemde kalmadım. Hayalet beni evde bulmazsa, çeker gider", dedim kendi kendime. İyi ama burada, ormanda ne işin var! Hiç de serseri birine benzemiyorsun. Yakın zamana kadar çok daha iyi günler görmüş gibisin."
Akiko ona analığının ve Yılbaşı arifesinde kendisini evden kovan babasının haksızlığının öyküsünü anlatmış. Kendisini kurtlara yedirmek istediğini de anlatmış. En sonunda kömürcüye kendisini yanına almak isteyip istemediğini sormuş.
"Yemek pişiririm, evin işleriyle uğraşabilirim. Benden kesinlikle memnun kalırsın."
"Ben memnun kalırım da sen kalır mısın bilmem! Ben yaşamını binbir zorlukla elleriyle kazanan basit bir kömürcüyüm. Evim zenginlerin evi gibi değil."
Akiko'nun lükse ihtiyacı yokmuş. Başını sokacak bir çatı bulduğu için mutluymuş ve en büyük isteği kömürcünün yanında kalmakmış. Kulübeye girmeden uzun yolculuğu sırasında kirlenmiş ayaklarına bakmış. Yok, kirli ayaklarla içeri giremezmiş. Kömürcüye nerede yıkanabileceğini sormuş.
"Odun yığınının arkasında, ormanın kıyısında bir pınar var."
Pınarın çevresi ağaçtan kirişlerle çevrilmiş. Akiko eğilmiş. Su güneş vuruyor gibi parlıyormuş.
"Ama çoktan akşam oldu. Güneş ışıkları nereden gelebilir ki!" diye merak etmiş. Daha yakından bakmış. Suyun dibinde bir sürü taş varmış. Parlayan onlarmış. Akiko taşlardan birini sudan çıkarmış, incelemiş. Işıl ışıl parlayan pınarın suyuna ayaklarını batırmaktan neredeyse utandığı halde, ayaklarını yıkamış. Sonra eğilip bir kayadan akan sudan içmiş.
"Yemek pişirmek için kömürcü suyu buradan alıyordu", demiş kendi kendine. Ama birden içmesine ara vermiş; çok şaşırmış. Sanki su değil, sakilerin en iyisiymiş. Akiko parıldayan taşlardan birini almış ve kulübeye koşmuş.
"Bu taşın ne olduğunu biliyor musun?" diye kömürcüye sormuş.
"Tabii; sıradan bir taş! Pınarda ve çevresinde bir sürü var. Çok güzeller; bak, nasıl parıldıyorlar.
Kuruduktan sonra parlaklıkları gitmiyor", demiş kömürcü rahat bir tavırla. "Bak, ocağı onlarla süsledim. İstersen, pınara giden yolu onlarla döşeyebilirim. İstemediğin kadar var."
"Bu bir taş değil, saf altın", diye açıklamış Akiko. "Şehirde bunun karşılığında her istediğini verirler. Yaşamını kazanmak için bu kadar yorulmak zorunda kalmazsın."
"Yani bir taş karşılığında, bana pirinç mi verecekler! Yorgunluktan aklın karışmış olmalı! Kömür karşılığında ihtiyacım olan şeyleri veriyorlar, tabii yeteri kadar kömürüm varsa", diye sakinliğinden hiçbir şey yitirmeden kömürcü konuşmasına devam etmiş.
"Peki, bambu oluktan ne aktığını biliyor musun!"
"Sana ne oldu!" diye homurdanmış kömürcü. "Ne olacak temiz, saf su. Yıllardır içerim, bana bir şey olmadı".
Akiko gülmek zorunda kalmış ve keyfi yerine gelmiş. "Temiz, saf su, öyle mi! Bunun dünyanın en iyi sakisi olduğunu bilmiyor musun!"
Sonra, kömürcüye o güne kadar bir hazinenin içinde yokluk çektiğini açıklamış.
"Hemen yarın altını şehre götürür, paraya çeviririz. Sonra ustalar getirtip saki pınarının yakınında bir han yaptırırız. Süreceğimiz yaşama şaşıracaksın."
Kömürcü bunlara inanmıyormuş ama Akiko'nun üzüntü ve yorgunluğunun gittiğini görünce onu üzmek istememiş. Böylece ertesi gün, altını şehre götürmüşler. Kısa süre sonra, ormandaki düzlükte
Sönmüş Odun Yığını hanı yükseliyormuş.
Han kısa zaman içinde iyi sakisi ve sevimli ev sahibiyle çevrede tanınmış. Yakından, uzaktan tüccarlar ve samuraylar gelip handa mola veriyorlarmış. Hatta eyalet prensi bile kayadan akan nefis içkinin tadına bakmak için durmuş. Saki o kadar hoşuna gitmiş ki o günden sonra sarayına başka içki sokmamış ve hep o sakiyi içmiş.
Düzlük hep hareketliymiş; ünlü ziyaretçilerden başka, daha az soylu olanlar, hatta serseriler, keşişler, kadın ya da erkek dilenciler bile geliyorlarmış. Ama ev sahibesi herkese güler yüzle davranıyormuş.
Fakat bu arada Akiko'nun doğduğu köyde neler olmuş!
Baba kızını kovduktan sonra, analığın keyfi yerine gelmiş. Ne var ki bundan böyle evle kendisi ilgilenmek zorunda kalmış. Sonra giderek eskisi kadar kötü ve hırçın hale gelmiş. Keyifsizliği o kadar artmış ki bu yüzden ölmüş. Babanın işleri de ters gitmeye başlamış. Sanki her şeye büyü yapılmış gibiymiş. Eskiden yörede herkesin aradığı orakları daha kullanılmadan aniden kırılıveriyormuş. Boş yere çıraklarını azarlıyor, yardımcılarını işten atıyormuş. İşlikte işler kötü gidiyormuş. Sonunda gidip dilenmekten başka çaresi kalmamış.
Bir gün, yaşlı demirci başka dilencilerle birlikte Sönmüş Odun Yığını hanına gelmiş. Kızını tanıyamamış ama küfürle karşılanmayıp kendilerine yağlı çorba, üstelik en iyi sakiden bir kase verildiğini görünce çok şaşırmış. Zavallı dilencilere gösterilen konukseverlik hanın sahibesi kadar nazik ve merhametli olan kızını düşündürmüş ona. Ancak o zaman tatlı bir sözün yorgun, üzüntülü, zavallı bir insan için ne anlam ifade ettiğini anlamış. Kızına karşı aceleyle ve düşünmeden davrandığına pişman olmuş.
"Zavallı Akiko'm! Kim bilir ne haldedir! Benim gibi, mutsuz bir şekilde diyar diyar dolaşıyor mu!
Belki de ölmüştür", diye iç geçirmiş yaşlı. Yanaklarından yaşlar süzülüyormuş.
Akiko dilencilerin hemen yakınındaki konuklara hizmet ediyormuş. Ama ne olduğunu bilmediği bir duygu onu bu hırpani yaşlıya itiyormuş. Dilenciyi tanıyor gibiymiş, sonunda dilencinin babası olduğunu anlamış. Çektiklerini, babasının kendisini evden kovarken söylediği acı sözleri düşünerek kendisini tanıtmakta uzun süre duraksamış. Ama kızını hatırlayarak acı gözyaşları döken yaşlıyı görünce her şeyi unutmuş ve ona yaklaşmış. "Baba, ağlamayın. Ben sizin Akiko'nuzum."
"Akiko, yavrum", diye hıçkırmış yaşlı. "Yaptığım haksızlığı bak yazgı nasıl cezalandırdı."
Akiko kocasını çağırmış. Üçü gözyaşları içinde birbirlerine başlarına gelenleri anlatmış.
Yaşlı demirci kızı ve damadıyla kalmış. O günden sonra hep mutlu yaşamışlar.
Yorumlar
Yorum Gönder