Ana içeriğe atla

İyi Arabulucu Gibisi Var Mı? - Japon Masalı

Çok çok eskiden dünyanın görünümü bugünkü gibi değilmiş. Otlar göklere uzanırmış, ağaçlar diz boyunda bile değilmiş. Yılanın daha gözleri yokmuş ama buna karşılık çok güzel bir bariton sesi varmış. Sesinden gururlanmıyor da değilmiş; sabah akşam durmadan alıştırmalar yapıyormuş. Ondan daha iyi şarkıcı yokmuş. Özlemle güneş ışıklarının, çiy parıltılarının, çiçek renklerinin, geceleyin göğün koyu mavisinde fenerler yakan yıldızların, kısaca kendi gözleriyle göremediği her şeyin şarkısını söylermiş. Şarkısı o kadar acıklı, öyle heyecanlandırıcıymış ki bütün hayvanlar onu dinlemeye gelirmiş. Dinleyicileri içlerini çekerek "Yılanın bu dokunaklı ezgileri olmasaydı, dünyamızın bu kadar güzel olduğunun farkına varamazdık", diyorlarmış. Yılan dünyayı yalnızca düşleyebilirmiş. Belki de bu yüzden düşlerinde dünya anlatılamayacak kadar güzelmiş. İşte böyle, ormandaki düzlükte bütün dünyaya bariton sesiyle acısını söylemeye devam edermiş.

O devirde yakınlardaki bir yamaçta bir solucan yaşarmış. Onun da bir başka eksikliği varmış.

Koca koca gözleri varmış ama kulakları duymuyormuş. Güneşin parlamasını, renkli kelebeklerin uçuşmasını görüyormuş ama sevincini bir başkasıyla paylaşması ya da ona içini dökmesi olanaksızmış. O iri gözleriyle yalnız dünyayı seyredermiş. Öteki hayvanlar onun varlığından bile habersizmiş neredeyse. Yılan gibi acısını söylemediği için, kimse onun derdini bilmiyormuş.

Bir gün, ilkbaharda bir cırcırböceği ormana yerleşmiş. Yılanın özlem dolu şarkısını dinlemiş, solucanın kocaman karamsar gözlerinde yansıyan sonsuzu farketmiş. O zaman, aklına bir fikir gelmiş.

Yılanla konuşmak için, saklandığı yerden çıkıp şarkısının ilk kıtasını söylemesini beklemiş. "Şarkınız çok güzel, Yılan bey, Uzun kış uykusundan sonra, yeniden toprak üstüne dönmekten mutlu olmalısınız."

"Benim için bir farkı yok. Çünkü hep çevremi kuşatan bir karanlık içindeyim. İlkbaharın güzelliğini, ağaçların çiçeklenmesini; hiçbir şeyi göremiyorum". Yılan üzüntüyle iç çekmiş.

Cırcırböceği aldığı yanıttan hoşnut kalmış. "Dinleyin Bay Yılan, yazgınız hakkında düşündüm.

Şarkılarınızda dile getirdiğiniz acıya karşı duyarsız kalamazdım. Size bir yardım önerecektim. Ama bunu hemen söylersem, çözümü kolay olmayacak. Ama güzel sesinizden vazgeçme özverisinde bulunmayı kabul ederseniz, bu dünyanın güzelliklerini kendi gözlerinizle görecek duruma nasıl geleceğinizi size söyleyebilirim."

"Sözleriniz garibime gitti, Bay Cırcırböceği!" diye cevap vermiş Yılan. Pek inandırıcı bulmamış öneriyi. "Gözlerim olsun diye neyim varsa verirdim; ama gözlerinden ayrılmayı hiç kimse istemez."

"Herkesin kendine göre dertleri var. Herkes kendi yazgısını dünyanın en kötü yazgısı olarak görür.

Geçenlerde ormanda dolaşıyordum, kulakları duymayan solucanla karşılaştım. Gözlerinde yansıyan sonsuz acıyı görünce kendi kendime bu solucan yılanla değiş tokuş yapar, dedim. Bu çözüm ikinize de yardım eder. Sizin gözleriniz olur, solucan da konuşabilir".

"Bilmem ki!" demiş yılan kuşkulu bir tavırla başını sallayarak. "Şarkıya karşılık gözlerini değişmek! Gözler çok daha değerlidir. Şahsen, gözlerim olmasından o kadar mutlu olurdum ki sesimi hiç aramazdım."

Cırcırböceği bir kez daha herkesin kendine göre bir derdi' olduğunu, kimin derdinin daha kötü olduğunun bilinemeyeceğini yinelemiş ve solucanla arasında arabuluculuk yapmayı önermiş.

Cırcırböceği yılanın onayını alır almaz solucanın yanına koşmuş.

"Bay Solucan", diye seslenmiş işaret dilini kullanarak, "derin gözlerinizdeki acı içimi parçaladı.

Geceler boyunca size nasıl yardım edebilirim, diye düşündüm. Derken aklıma şu geldi, üzüntünüzü birine anlatmak ve herkesle konuşabilmek için gözlerinizi vermeye hazır mısınız? Hem zaten dünyayı yeterince gördünüz gibime geliyor!"

Cırcırböceği işaret diliyle konuşmayı sürdürmüş: "Düzlükteki yılanın şarkısının herkesi nasıl etkilediğini görmüşsünüzdür. İçinizi dökmeyi, acınızı öteki hayvanlara açmayı ne kadar istediğinizi gözümde canlandırabiliyorum. Yılan kadar güzel şarkı söylemeyi ister miydiniz?"

Kendinden geçen solucan olur anlamında başını sallamış.

"Bakın, hiç de zor olmayacak. Kocaman gözlerinizi yılanın sesiyle değişmeye hazırsanız, ikiniz de mutlu olacaksınız. Tabii yılan da olur derse..."

Solucan onayını göstermek için öyle hızlı gözlerini kırpıştırmış ki cırcırböceğinin başı dönmüş.

"Tabii yılanı bu kadar güzel, böyle harika bir sesten ayırmaya ikna etmek kolay değil. Ama arabuluculuk etmeme izin verirseniz, en büyük arzunuzun yerine gelmesi için elimden geleni yaparım."

Solucanın onaylama anlamında başını eğmesi üzerine, memnun olan cırcır böceği ön ayaklarını sürterek "Anlaştık", demiş.

Sevinçten solucanın yüzü aydınlanmış. Cırcırböceği tam gidecekken dönmüş: "Bu kadar güç bir işte arabuluculuk yaptığıma göre, küçük bir ödül istemem çok doğaldır", demiş işaretlerle.

Solucan bakışlarıyla kabul ettiğini anlatınca cırcırböceği devam etmiş: "Biliyorsunuz, bir kerecik olsun, yılanın şarkısını söylemek isterdim. Yılanın sesine karşılık gözlerinizi değiştirdiğiniz zaman, ödül olarak yılanın şarkısını bir anlığına olsun bana ödünç vermenizi isterdim. İstediğiniz zaman, bana söylemeniz yeter, hemen size geri veririm".

Solucanın bakışlarında bir karşı çıkma olmadığını anlayınca cırcırböceği koşup yılanı bulmuş. Az sonra, iki zavallı hayvan yeteneklerini değiş tokuş yapmış. Yılan solucanın acıklı, kocaman gözlerini, solucan da yılanın şarkısını almış.

Anlaştıkları gibi, solucan yılanın şarkısını bir anlığına cırcırböceğine ödünç vermiş. Bunca zaman beklemiş, biraz daha bekleyebilirmiş. Cırcırböceği ödünç aldığı şarkıyı hemen denemek istemiş.

Şarkı öyle uzunmuş ki yutmak için acele etmesi gerekmiş. O bunu yaparken ses özelliğini biraz yitirmiş ama hala güzelmiş. Birkaç gün cırcırböceği tiz bir sesle şarkı söylemiş. Kısa sürede mükemmel bir şarkıcı olarak tanınmış.

Zaman geçtikçe şarkısından ayrılmak istemez olmuş. Bu yüzden, arada bir solucana uğrayıp cırtlak bir sesle "Bay Solucan, şarkı biraz daha bende kalabilir mi?" diye bağırırmış. "Kalabilir, değil mi?

Çok teşekkür ederim". Sonra ortalıktan kaybolurmuş.

Solucan artık sesinden de olduğundan "Şarkımı geri ver", diye bağıramıyor, gözlerini yılana verdiği için cırcırböceğine ayıplayan gözlerle bakamıyormuş.

O zamandan beri, solucan cırcırböceğinin şarkısını işitir işitmez sesini izlemek için ışığa çıkarmış.

Ama bu bir işe yaramazmış; çünkü cırcırböceğine bir söz söyleyemezmiş. Zaten cırcırböceği onu görmezlikten gelirmiş. Böylece, solucan yazın başından sonbahar fırtınalarına kadar, cırcırböceğinin şarkısını izleyerek toprağı eşer, su birikintileri ve hendeklerde cırcırböceğinin sonunda güzel şarkıyı kendisine geri vermesini beklermiş.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Şeftali Çocuk Momotaro - Japon Masalı

Eskiden, köyün dışındaki bir kulübecikte bir dede ile bir nine yaşarmış. Dede her sabah ormana gider, nine de evde kendi işine gücüne bakarmış. İkisi de çalışkanmış ve huzur içinde yaşarmış. Kuşkusuz, büyük bir üzüntüleri olmasaymış, daha memnun ve mutlu olurlarmış; çocukları olmamış ve yaşlılık günlerinde yapayalnız kalmışlar. Nine küçük avlusunu süpürürken sık sık "Ah, şimdi küçük bir oğlan ya da kız şuracıkta oynasaydı, ne hoş olurdu!" diye düşünürmüş. Dede de sırtında çalı çırpı yüküyle ormandan döndüğü zaman, küçük bir oğlanın kendisini karşıladığını ve sevgiyle kucakladığını düşlermiş. Ama bir düş yalnızca bir düştür. Çocuksuz, neşesiz bir yaşam içinde yaşayıp gidiyorlarmış. Bir gün, nine her zamanki gibi dedenin azığını hazırlamış; o ormana gidince çamaşırları toplayıp yakındaki derede yıkamaya gitmiş. Yıkamış, durulamış ve ancak sırtı dayanamayacak kadar ağrıyınca başını işinden kaldırmış. "Gerinip biraz dinlenmeliyim," demiş nine ve ayağa kalkmış. "Ora...

Yeşil Melek- Kıbrıs Türk Masalı

 Vahtın zamanında bir padişah vardı. O padişahın bir gızı vardı. Gızını nişan etsin deyi, aradı davet etti ahaliyi, gelsin bekarlar sıralansın gızı ok atacak dedi, kimin başına giderse gızı ona verecek. E çıkttı gız atar bir oku gitmez atar o bir oku gitmez. Bir tepecik vardı. O tepeciğin üstünde boynuz vardı. Tak gider vurur o boynuzun üstüne, tak gider vurur o boynuzun üstüne. Yağnışdır gene alırlar, yağnışdır gene alırlar. Sonra gız dedi:, “O boynuzdur benim kısmetim.” dedi padişaha., Çabucakdan, oracağa gızına bir hane yaptırdı. Hizmetçilernan godu gızını içine gece demez gündüz demez ansızdan boynuzun içinden bir oğlan çıkar affet-i devran beş garış gerdan, gördü padişah görüşüler anlaşılar:, “Kırk güne gadar beni meydana vermesan, dedi senin olacan dedi verirsan dedi. Gaybeden dedi.”, “Yok dedi gız”, Kırk gün, kırk gün gideler beraber gündüz biri gelir boynuza girer oğlan. Gider gezer atıynan gelir, o gün şey vardı. Nedeyim? Yörüyüş vardı atlarnan birleşip hangisi geçer oğlan...

Uraşima - Japon Masalı

Bir zamanlar, küçük bir köyde, babasıyla oturan Uraşima adında bir balıkçı varmış. Kulübeleri köyün biraz uzağında, deniz kıyısındaymış. Hemen yakınında bir çamlık varmış. Hava güzel olduğu zaman, Uraşima şafakta denize açılırmış. Ava göre ya hemen ya da uzun zaman sonra dönermiş. Hatta akşam döndüğü bile olurmuş. Böyle durumlarda ana ile baba sahile gider, küçük kayığı görmek için gözleriyle ufku araştırır, oğullarının ertesi gün pazara götürecek kadar yeterli balık avlayıp avlamadığını da merak ederlermiş. Bir gün, güzel bir ilkbahar sabahı, gökte tek bulut yokmuş ve sıcak bir esinti çamlığı okşuyormuş. Uraşima erkenden iyi bir av umarak denize çıkmış. Her zamankinden erken dönüp köydeki arkadaşlarıyla biraz çene çalmak istiyormuş; bunu uzun zamandır özlüyormuş ama umutları gerçekleşmemiş. Ağı her atışında boş çekmiş. Öğleyi geçeli çok olmuş, hala hiç balık tutamamış. O zaman şansını son kez denemeye karar vermiş, bu kez de ağ boş çıkarsa, eve dönecekmiş. Çünkü şanssızlık peşini bıra...