Bir varmış, bir yokmuş, bir zamanlar bir şehir varmış. Bu şehirde zengini yoksulu, becerikli zanaatkarları, dürüst tüccarları ve her şehirde olduğu gibi işsiz güçsüzleri, evsiz barksızlarıyla bir sürü insan yaşarmış. Bu kadar çeşitliliğine karşın, bütün şehir halkı çevrede garip bir şeyler döndüğü konusunda aynı düşüncedeymiş.
Bir satıcının komşu köye gidip de kaybolmadığı çok azmış. Bir kere biri geri dönmüş. Korkudan gözleri yuvalarından fırlamış, rengi kül gibiymiş ve zangır zangır titriyormuş. Doğada dolaşacak ya da esirgeyici Kannon tanrıçasının otuz üç tapınağını ziyaret edecek yerde, evine kapanmış. Komşular ne yaptılarsa, ağzından tek söz alamamışlar. Yalnız başıyla olmaz işareti yapıyormuş. Hiçbir şey hiç kimse konuşturamadığına göre, gerçekten başına korkunç bir şey gelmiş olmalıymış!
Akşamları komşular pipo içmek için çay salonlarında biraraya geldiklerinde tahminler gırla gidiyormuş. Yörede eşkıya çetesinin dolaşması olanaksızmış, olsa duyarlarmış. Hem kimsenin bir şeyi çalınmamış. Mutlaka bilinmedik ve korkunç bir şey olmalıymış. O bilinmedik şeyi yakından görenlerse, tanıklık edemezlermiş; çünkü hiç geri dönen olmamış.
Halk istediği kadar kafa patlatsın, işin aslını öğrenemiyormuş. Yavaş yavaş yörede bir hayaletin dolaştığı, şehrin kapılarının dışına çıkmaktansa, evinde oturmanın daha akıllıca olduğu düşüncesi yerleşmiş.
O sıralarda, şehre bir hasırcı yerleşmiş. İşinin ustasıymış, üstelik zeki ve şakacıymış. Ev ev dolaşır, yerleri örten hasırları onarırmış. Ama daha çok ısmarlama iş yapmayı yeğlermiş. Zenginleşen biri yeni eviyle övünmek istediğinde ya da bir çift yeni bir yuva kurduğunda genç zanaatkarı çağırırmış. Kimsenin parmakları onunkiler kadar yetenekli değilmiş. Kimse girdiği eve onun kadar neşe getiremezmiş. Bütün yeni şarkıları, ilginç haberleri bilirmiş. Asıl onu tiyatrodan söz ederken seyretmeliymiş! Oyuncuları öyle taklit edermiş ki dinleyenler gerçek bir oyun izliyor gibi olurlarmış.
Kısa sürede hasırcı o kadar ünlenmiş ki sabahtan akşama kadar çalışır olmuş. Yalnız kendi semtinde değil, bütün şehirde tanınıyormuş. Sık sık uzak köylerden de çağrılıyormuş.
Bu durumda, genç hasırcı şehrin güvenli surlarının dışına çıkmayı göze alan birkaç yürekliden biri olmuş. Sırtında iğnelerini ve gerekli gereçlerini koyduğu torbası, dudaklarında bir şarkı sık sık tarlalardan geçermiş. Avaz avaz şarkı söylediğinden midir, korku hiç aklına gelmediğinden midir, nedir, başına hiçbir şey gelmezmiş.
Kimi zaman "Şarap kadehlerini dikip dururken konuşacak bir konu olsun diye bunları komşular uydurmuşlardır", diyormuş kendi kendine. "Belki de uzak köylere gitmeyi canları istemiyordur. Sık sık şehirden dışarı çıkıyorum, hayalete falan rastlamadım."
Bir gün, yine onu uzak bir köyden çağırıp "En azından iki günlük bir iş", demişler. İkindiye doğru işini bitirmiş, evine dönüyormuş. Gökyüzü bulutsuzmuş ve güneş ortalığı kavuruyormuş. Bunaltıcı sıcaktan kuşlar bile susmuş. Genç hasırcı yarım gün kazandığıyla mutlu, neşeyle ilerliyormuş.
"En azından tiyatroya giderim", demiş. "Çoktandır tiyatrodan içeri adımımı atmadım. Ya da komşularla şarap içip çene çalarım."
Düşüncelerine kendisini öyle kaptırmış ki kara bulutların çıktığını, gökyüzünün birden karardığını farketmemiş. Hava aniden öyle kararmış ki bir adım önünü göremez olmuş.
"Bu kadar bunaltıcı havadan sonra olacağı buydu", demiş kendi kendine. "Fırtına geliyor. Bari patlamadan şehre varsam". Karanlıkta el yordamıyla ilerlemiş. Ama o da ne! Çok iyi bildiği yolda değilmiş. Kendisini bir ormanın önünde bulmuş. Gece kapkaranlıkmış. Çevrede çıt yokmuş. Her şeye garip bir sıkıntı çökmüş.
"Kayıp mı oldum yoksa! Her şey birden yabancı geldi". Hasırcı güvenini yitirmeye başlamış. Bir o yana, bir bu yana yürümüş ama yolunu bulamamış. Birden uzakta bir ışık görür gibi olmuş.
"Işığın geldiği yere varıp nerede olduğumu öğreneyim", demiş. Adımlarını sıklaştırmış. Derken küçük bir tapınağa varmış. İçeride birinin alçak sesle konuştuğunu işitir gibi olmuş ama seslenmelerine hiç kimse cevap vermemiş. O zaman kapıyı itmiş. Tapınağın ortasında, üstünde açık bir dua kitabı bulunan bir rahlenin önünde başı kazınmış yaşlı bir rahibe oturuyormuş. Onu işitmiş gibi görünmüyormuş. Ancak genç adam içeri girince arkasına dönmüş. Genç adam sıkıntıyla beklemiş, öksürmüş.
"Rahatsız ettiğim için özür dilerim", demiş. "Şehre giderken yolda fırtınaya yakalandım. Karanlıkta yolumu bulamadım, kayboldum. Fırtına geçinceye, hava biraz aydınlanıncaya dek izin verin, burada bekleyeyim".
Rahibe başıyla olur, demiş. O zaman hasırcı sandaletlerini çıkarmış, elinde bohçasıyla içeri girip bir köşede hasırın üstüne oturmuş. Her şey o kadar sakinmiş ki insanın içine sıkıntı çöküyormuş.
Bilinmedik, bunaltıcı bir şey onu kolluyor gibiymiş.
Rahibe dualar mırıldanıyormuş. İçindeki sıkıntıdan kurtulmak için konuşacak birini aramış ama rahibe kendisini duaya kaptırmış. Bir süre sonra, piposunu çıkarıp doldurarak içmeye koyulmuş.
"İnsanın bir uğraşı olunca canı sıkılmıyor, morali düzeliyor", diye düşünmüş. Dikkatsizliğinden piposundan hasırın üstüne sönmemiş kül dökülmüş.
Rahibe kızgınlıkla elini sallamış ve başını kaldırmış.
"Bağışlayın", diye özür dilemiş hasırcı. Özenle külleri toplamış. "Hasırınızı mahvetmek değildi niyetim. Hep fırtına yüzünden. İnsanı huzursuzlaştırıyor, dikkatini dağıtıyor. Ama korkmayın, bir daha olmaz."
Piposunu özenle çekerek kımıldamadan oturmuş. Hiç kül düşürmeden içmeyi bitirmiş ama karanlık bitmemiş. Gözleriyle yapacak bir şeyler aramış. Bir köşesi lime lime olmuş hasıra takılmış bakışları.
"Buradayken şunu onarayım. Böylece rahibeye iyiliğinin karşılığını da vermiş olurum."
Bohçasını almış, içinden bir parça ip alıp uzatmış. O anda rahibe mırıltısına ara verip ona kötü kötü bakmış.
"Bir şey yok", demiş genç adam saygıyla. "Siz duanızı kesmeyin. Boş boş oturacağıma, bari hasırı onarayım dedim."
Rahibe yine kötü kötü bakmış. Ama bir şey söylememiş, yeniden okumaya koyulmuş. Adam hasırdan sarkan bir tutam teli yakalamış ve çekip koparmış. O anda, bütün tapınak sarsılmış ve rahibe acıyla "Ah, yandım!" diye bağırmış.
"O kadar korkmayın", diyerek genç adam onu yatıştırmak istemiş. "Fırtına gittikçe azacağa benziyor. Ama endişelenmenize gerek yok. Bu tapınak bundan daha sert fırtınalara dayanır. Sakın korkmayın."
Rahibe yatışınca genç adam elindeki tel topağına bakmış. Ürküntüyle şehirde dolaşan söylentileri anımsamış. Elinde uçları beyaz, uzun ve gri bir tutam kıl tutuyormuş.
"Bu hoşuma gitmedi", demiş kendi kendine. "Bu porsuk kılı hasırın üstüne nereden gelmiş!"
Bohçasından bir semerci iğnesi çıkarmış ve var gücüyle hasıra geçirmiş. İğne hasırın bir ucundan girip öteki ucundan çıkmış. O anda göklere bir çığlık yükselmiş. Tapmak da rahibe de ortadan kaybolmuş. Hasırcı elinde iğne, yalınayak, kendisini bir tarlanın kıyısında bulmuş. Güneş kavuruyormuş. Gökte hiç bulut yokmuş. Şaşıran hasırcı çevresine bakınmış. Tapınağın yerinde bir kan göleti varmış. Uzun bir kan sızıntısı oluşmuş. Sızıntıyı izlemiş ve derin bir yeraltı yuvasına varmış.
Girişinde ölmüş, kocaman bir porsuk yatıyormuş.
"Demek buraları tekin yer olmaktan çıkaran hayalet buymuş!" demiş kendi kendine. "Demek söylenti değilmiş bunlar!" Atlattığı tehlikenin o zaman ayrımına varmış.
O günden sonra, şehrin çevresi yeniden dolaşılabilir bir yer haline gelmiş. Halk rahatça işine gücüne bakmaya başlamış. Evlerinde kapalı kaldıkları günlerin acısını bol bol çıkarmışlar. O yüzden, bizim şehir kadar halkı oturduğu yerde duramayan bir başka şehir daha yoktur.
Yorumlar
Yorum Gönder