Bir zamanlar, Kotaro adında bir oğulları olan iki yaşlı varmış. Kotaro küçük tarlalarında çalışırmış. Tarlada yapacak işi kalmayınca ormana gider, odun toplar, odunu götürüp şehirde satarmış. Pek fazla bir şey kazanmıyormuş ama aile yoksul olduğu için en küçük kuruşun bile önemi varmış. Kotaro çalışkan ve söz dinler bir oğulmuş. Gerçekten de çok merhametliymiş. Şehirden dönerken sattığı odunun parasını yolda rastladığı bir dilenciyle sık sık paylaşırmış. Ama babasının en çok canını sıkan, oğluyla birlikteyken yoksul yemeklerini biraz zenginleştirecek bir av yakalayamamasıymış. Ne zaman bir av görse, Kotaro bir taş atar ya da bir çığlık koparır, avı tehlikeden haberdar edip ona kaçacak ya da havalanacak zaman verirmiş.
"Oğlumuz gerçekten çalışkan, hakkını yemeyelim. Ama pek zeki değil. Bütün yaşamı boyunca tarlalarda ve ormanda çalışıp çabalayacak. Çünkü dünyayı neyin döndürdüğünden haberi yok", diyormuş yaşlı anayla baba. Bunu oğullarına söylemekten de geri kalmıyorlarmış.
Bir gün, Kotaro pazara gitmiş ve eve dönmek için ormandan geçmiş. Kuşların cıvıltılarını dinleyerek neşeyle ilerliyormuş. Birden garip bir hışırtı işitmiş. Gürültünün nereden geldiğini aramış ve büyük bir ağacın dallarına takılıp çırpınmakta olan beyaz bir turna görmüş. Boş çabalarından gücü kesilmiş, kanatlarını bile kaldıracak hali kalmamış. Kotaro hiç düşünmeden çabucak ağaca tırmanmış.
Kuş korkudan ardına kadar açılmış gözlerle oğlanın kendisine yaklaştığını görmüş. Kotaro sakınarak turnayı kurtarmış, kuşun yaralı olduğunu o zaman anlamış. Kanadının altına uzun bir ok saplanmış.
"Zavallı yavrum", demiş Kotaro tüylerini okşayarak. "Ne kadar korkmuşsundur! Bir avcı okuyla seni vurmuş, bu ağacın dalları arasına düşmüşsün. Ama üzülme, yara derin değil, çabuk iyileşir".
Yavaşça oku yaradan çekmiş ve yarayı temizlemiş. Sonra turnayı ormanın derinliklerinde korunaklı bir yere götürmüş.
"Birkaç gün içinde eski gücüne kavuşursun", demiş kuşa onu teselli ederek. Sonra evine dönmüş.
Kotaro her sabah ormana gider, ancak akşama doğru eve dönermiş. Bir gün, o evden ayrıldığı sırada, güzel bir genç kız ana, babasını görmeye gelmiş. Sırtında uzun bir yolculuk yaptığını gösteren kocaman bir bohça taşıyormuş. Bahçe duvarına yaslanan genç kız çok tatlı ve berrak bir sesle
Kotaro'nun evde olup olmadığını sormuş. Anne dışarı çıkmış; bu kadar güzel bir genç kızın oğluyla konuşmak istediğini görünce çok şaşırmış.
"Buyurun sevgili çocuğum. Oğlum evde değil, ormana gitti. Ancak gece olunca eve döner. Ama isterseniz, onu içeride bekleyebilirsiniz."
Genç kız daveti kibarca geri çevirmiş. Kotaro'yu beklemek için evin eşiğine oturmuş. İki yaşlı sık sık genç kızın önünden geçiyor, ona meraklı meraklı bakıyor, güzel kızın oğlundan ne istediğini öğrenmek için sohbet etmeye çalışıyormuş. Ama genç kız kibarca gülümsemekle yetiniyormuş.
Yalnızca Bay Kotaro'yu beklemek istediğini söylüyormuş.
Sonunda, alacakaranlıkta sırtında kocaman odun yüküyle Kotaro eve dönmüş, Genç kız ayağa kalkmış, yerlere kadar eğilmiş ve tatlı, hoş bir sesle "Bay Kotaro siz misiniz?" diye sormuş.
"Evet, benim", diye cevap vermiş çok şaşıran Kotaro. Genç kıza kendisinden ne istediğini sormuş.
"Sabahtan beri sizi bekliyorum", diye çekingen bir gülümsemeyle karşılık vermiş genç kız.
"Buyurun, yorgun olmalısınız", demiş bu beklenmedik ziyarete şaşıran Kotaro. Genç kızı eve alıp yoksul yemeklerini paylaşmaya davet etmiş.
Genç kız bu kez hayır dememiş, sandaletlerini çıkarıp iki yaşlı ve oğullarıyla sofraya oturmak üzere içeri girmiş.
Yemekten sonra, Kotaro'ya yeniden gülümsemiş, gözlerini saygıyla yere eğmiş ve ona kendisini karısı olarak almayı isteyip istemediğini sormuş.
Kotaro'nun şaşkınlıktan dili tutulmuş. Bu kadar güzel bir genç kız oduncu, yoksul bir köylünün karısı olmak istiyormuş! Ondan daha az şaşkın olmayan anayla babası oğullarının bu kadar güzel bir kızla evlenecek kadar parası olmadığını söylemişler. Yoksul olduklarını ve Kotaro'nun bu kadar erken bir kadın almayı düşünemeyeceğini açıklamışlar.
"Mutlu olmak için hiç de paraya gerek yok" diye karşılık vermiş genç kız. "İyi yürekli olmak yeter.
Kotaro da öyle. Beni evinize aldığınıza hiç pişman olmayacaksınız. Elimden her iş gelir. Dört kişi olursak, yaşam daha kolaylaşır."
Yaşlı anne genç kızın güzelliğinin yanı sıra, çalışkan da olduğunu anlayınca kendisine yardım edecek birisi olduğuna çok sevinmiş. Ondan sonra, anne, baba hiçbir itirazda bulunmamışlar.
Kotaro sevinçten çılgına dönmüş. Bir gün bu kadar güzel bir karısı olacağını düşünde görse, inanmazmış! Ama onun adını bile bilmiyormuş.
"Bana Uysal Komaçi de", diye cevap vermiş genç kız.
Bohçasından biraz para çıkarmış ve Kotaro'yu şekerlemeler, saki ve düğün şenliği için ne gerekiyorsa alması için şehre göndermiş. Tadına doyulmaz bir yemek olmuş, iki yaşlı daha önce hiç bu kadar yemek yememiş. Gelinlerine övgüler yağdırıyorlarmış.
Düğünden sonra, Kotaro yine her gün ormana gitmiş ama hep mümkün olduğu kadar erken dönüyormuş eve. Bütün gün çalışırken genç karısını görmek için sabırsızlanıyormuş. Anne de memnunmuş. Uysal Komaçi bütün işlerin üstesinden geliyormuş. Anne daha neyin yapılacağını söylemeden istediği yapılıyormuş. Böylece dördü mutlu ve hoşnut yaşıyormuş. Uysal Komaçi
Kotaro'ya bir oğul verdiği zaman, sevinçleri daha büyük olmuş.
Bir akşam, ağır bir çalışmadan sonra Kotaro dinlenirken Uysal Komaçi ona "Sabahtan akşama kadar çalışıyorsun ama kendimize hiçbir şey alamıyoruz", demiş. Ticaret yapsaydık, bütün gün ormanda ya da tarlada iki büklüm çalışmak zorunda olmazdın. Ben iyi dokuma bilirim. Buradan işe başlayabilirdik".
Sonra bohçasından biraz para çıkarıp Kotaro'yu gerekli her şeyi satın alması için şehre göndermiş.
Ertesi gün, Kotaro şehirden gerekli şeyleri satın aldıktan sonra, karısı dokuma tezgahını tavan arasına yerleştirmesini istemiş. Sonra kocasına ve kayınannesi ile babasına o dokurken kendisini rahatsız etmemelerini söyleyip işinin çok uzun süreceğini sözlerine eklemiş.
O günden sonra, Uysal Komaçi her sabah tavan arasına çıkmış ve akşam geç saatlerde inmiş.
Günden güne soluyor ve zayıflıyormuş. Sık sık yorgunluktan ayakta duramıyormuş. Kotaro sürekli bu yorucu işi bırakmasını istemiş. Ona zengin olmaya ihtiyaçları olmadığını söylemiş. Ama o başını sallamakla yetinmiş.
Aradan üç yıl geçmiş. Uysal Komaçi bir gün ellerinde uzun bir kumaş topu ile tavanarasından inmiş. Ne Kotaro, ne yaşlılar böylesini görmemişler! Işıl ışılmış ve canlı renkleri parıldıyormuş. Tüy kadar hafif ama en ağır ipek kadar sıcakmış. Gerçekten eşsiz bir kumaşmış!
Ama Uysal Komaçi ayaklarının üzerinde zor duruyormuş. O kadar zayıflamış ki yatağa düşmüş.
Ölgün bir sesle Kotaro'dan gelirken getirdiği bohçasını getirmesini istemiş. İçinden iki altın para çıkarmış.
"Bu iki altın parayı harcayıncaya kadar uzaklara git. Ancak o zaman, daha önce olmaz, bu kumaşı satarsın. Eğer dediğimi yaparsan, çok paran olacak."
Kotaro kumaşı bir bohçaya katlamış ve iki altın parayı çantasına koymuş. Uzun bir hastalıktan çıkmışa benzeyen karısını terkettiği için çok üzgünmüş.
Kotaro günler ve günlerce ilk altın parasını harcamadan yürümüş. Üstelik tutumlu olmaya çalışmamış da. Sonunda uzak bir şehre varmış. Pazarda adamın biri bohçasında ne taşıdığını sormuş.
Kotaro bohçadan kumaş topunu çıkarmış. Tüccar kumaşa bakmış, elinde tartmış, okşamış. "Ne kadar olağanüstü bir kumaş!" diye haykırmış. "Çok hafif ama ne kadar sıcak! Nasıl da parlıyor! Bu göz kamaştırıcı kumaşı nereden aldın?"
"Bunu karım dokudu", diye övünerek cevap vermiş Kotaro.
"Bu kumaşı bana sat, sana bin altın veririm."
Tüccarın önerdiği parayı işitince Kotaro Uysal Komaçi'nin bir hazine dokuduğunu anlamış. Ama aynı zamanda karısının iki altın parayı harcayıncaya kadar kumaşı satmamasını öğütlediğini hatırlamış. O zaman tüccardan özür dilemiş, ona kumaşın satılık olmadığını söylemiş ve yeniden yola koyulmuş.
Bir süre sonra, bir başka şehre varmış. Dosdoğru pazara yönelmiş. Daha bohçasından parıldayan kumaş topunu yeni çıkarmış ki çevresini hayran bir kalabalık sarmış. Tüccarların en zengini kumaşına dört bin alün önermiş ama Kotaro karısının sözlerini anımsamış. Çantasındaki bir altına daha dokunmadığından ve birincisini hala harcamadığından, yoluna devam etmeyi yeğlemiş.
Geçtiği yöre pek kalabalık değilmiş. Bir sonraki şehre ulaşmadan uzun zaman yürümek zorunda kalmış. Orada da kumaşı seyretmek için, büyük bir kalabalık çevresini sarmış.
Zengin bir tüccar kumaşa sekiz bin altın önermiş. Ama Kotaro bir kez daha satmayı kabul etmemiş.
Çantasındaki altın paraya hala dokunmamış.
Bütün yörede bu değerli, göz kamaştıran kumaştan söz edilmeye başlanmış. Kotaro sonraki şehre girince zengin bir tüccarın hizmetkarları onu efendilerinin evine götürmek için kapıda bekliyormuş.
Tüyden daha hafif ama en ağır ipekten daha sıcak, parlak ve ışıl ışıl renkli kumaşı görünce tüccar her ne pahasına olursa olsun, bu kumaşın kendisine gerektiğini belirtmiş, Kotaro'ya on bin altın önermiş.
Ama Kotaro on bin altın düşlerinde bile göremediği bir zenginliği ifade etse de kumaşın satılık olmadığını söylemiş.
"Bu kumaşı bana sat", diye ısrar etmiş tüccar. "Eğer on bin altın sana az geldiyse, yirmi bin alfan vereceğim."
Yirmi bin altın! Kotaro'nun yüreği duracakmış az kalsın! Daha son altın parasını harcamamış olmasına karşın, Uysal Komaçi bu paradan hoşnut olabilirmiş. Böylece kumaşı satmış.
Zengin tüccar ona yirmi bin altın saymış. Altın öyle çokmuş ki onları taşımakta zorlanıyormuş
Kotaro.
Çok hoşnut bir şekilde evine dönmüş. İlerlemekte zorluk çekiyormuş. Çünkü hafif bir bohçayı taşımak başka, yirmi bin altını taşımak başkaymış.
Sonunda evine varmış. Bu arada yeniden sağlığına kavuşan Uysal Komaçi onu sevinçle karşılamış.
Kumaşını kaça sattığını sorunca övünerek ona sandığı göstermiş. "İçinde tam yirmi bin altın var, kendim saydım", demiş.
Ama Uysal Komaçi biraz düş kırıklığına uğrar gibi olmuş.
"Satmak için iki altın parayı harcamayı beklememişsin", demiş. "Aceleci davranmasaydın, otuz bin altın elde edebilirdin", diye eklemiş. "Böylece on bin altın kaybetmiş durumdayız."
Ama bir süre sonra elini sallayarak "Yine de yeterince paramız var", demiş. Uysal Komaçi kocasının dönüşünü neşeyle kutlamak için ziyafet hazırlıklarına koyulmuş.
Aile kendisine büyük bir ev yaptırmış ve Kotaro zengin bir tüccar olmuş. Uysal Komaçi ona sadık bir şekilde yardım ediyor, oğlunu büyütüyor ve yaşlı anne," babasıyla ilgileniyormuş. Hiçbir şeyleri eksik değilmiş.
Sandıkta bu kadar parayı gördüğünü unutamayan Kotaro'nun annesi durmadan gelinine "Bir kere daha böyle bir kumaş dokumalısın. Ne kadar para getirir, bir düşün! Bu para sandıkta kalırdı, çünkü istediğiniz her şeyiniz var. Bu paraya dokunmazsanız, bir gün ihtiyacınız olur, işinizi görür. Eğer iyi bir eşsen, çocuğunun geleceğini düşünüyorsan, bir top kumaş daha dokursun", demeseymiş, böylece mutlu yaşayacaklarmış.
Bu sözleri tekrarlamadığı gün geçmiyormuş.
Uysal Komaçi annesini boşuna yeteri kadar paraları olduğuna, Kotaro'nun işlerinin iyi gittiğine, gelecek konusunda gerçekten kaygılanmaları için bir neden olmadığına ikna etmeye çalışırmış ama yaşlı kadın konuşmalarını hep aynı sözcüklerle bitirirmiş: "Bütün bunlar bahane! Sen tembelin birisin, hepsi bu. Senin yerinde bir başkası olsa, ailesi için elinden geleni yapardı."
Sonunda Uysal Komaçi karşı koymaktan vazgeçmiş ve bir odaya dokuma tezgahını yerleştirmiş.
Karısının yeniden dokumaya başlamak istediğini öğrenince Kotaro onu bundan caydırmaya çalışmış.
Dokumanın kendisini ne kadar zayıf düşürdüğünü hatırlatmış.
Ama Uysal Komaçi üzgün üzgün gülümsemekle yetinmiş: "Üç yıl çabuk geçer. Ama bir kere daha sizden işim sırasında beni rahatsız etmemenizi istemek zorundayım."
O günden sonra, eskiden olduğu gibi, her sabah dokuma tezgahının bulunduğu odaya gitmiş ve ancak akşam çıkmak üzere odaya kapanmış. Daha ilk günlerden bu işin ne kadar yorucu olduğu görülmüş. Pembe yanakları solmuş ve kimonosunun kuşağını iyice sıkmak zorunda kalmış.
"Böyle ne yapıyor!" diye yaşlı anne merak ediyormuş. "İddiaya girerim, bana öfkesinden zayıflıyor.
Şunun şurasında, başka kadınlar da dokuma yapıyor ama bunu bir sır haline getirmiyor."
Bir gün, anne ailenin bütün üyelerinin işe gitmesini beklemiş. Sonra ayaklarının ucuna basarak
Uysal Komaçi'nin kumaş dokuduğu odaya yaklaşmış. Kapının önünde diz çökmüş ve hafifçe aralamış kapıyı. O zaman büyük bir dokuma tezgahının önünde duran beyaz bir turnanın gagasıyla kanatlarının tüylerini yolduğunu görmüş. Kan revan içindeymiş ve tüylerinin çoğu yokmuş.
O anda, turna kapıya doğru bakmış, kapı aralığından merakla bakan yaşlı kadını farketmiş ve büyük bir çığlık kopardıktan sonra açık pencereden uçup gitmiş.
Kotaro da bu çığlığı işiterek korkudan beti benzi atmış bir halde odaya doğru atılmış. Anne gördüklerini ona anlatmış. Kotaro büyük adımlarla bahçeye koşmuş, bütün ağaçları incelemiş.
Birisinin üstünde beyaz bir turna görmüş. Yaralı kanatları daha uzaklara gitmesine izin vermemiş.
Orada durmuş, bitkinlikten ölüyormuş. Gözleri yaşlı Kotaro ağaca tırmanmış ve ölmek üzere olan turnayı kollarına almış, okşamış. O zaman, turna son soluğunda "Kotaro, bir gün yaşamını kurtardığın beyaz turnayı hatırlıyor musun?" diye mırıldanmış. "İyi yürekliliğini ödüllendirmek için senin yanına geldim. Şimdi son saatim geldi. Oğlumuza iyi bak."
Kotaro turnayı bahçeye gömmüş. Adını değiştirmiş. Bundan sonra adı Uysal Kotaro olmuş. Her gün oğluyla birlikte bahçeye gitmiş. İkisi birlikte mezarın yanında uzun uzun duruyor ve Uysal Komaçi için gözyaşları döküyormuş.
Yorumlar
Yorum Gönder