Ana içeriğe atla

Beş Hayalet - Japon Masalı

 Akşam olmaktaymış ve genç şövalye samuray Yoşinari nerede yatacağım hala bilmiyormuş. Bir köy, yatacak bir yer bulma umuduyla çevreyi araştırarak otlarla kaplı bir ovayı geçiyormuş. Mağrur tavrı ve iki kılıcı olmasa, kimse onun bir şövalye olduğunu tahmin edemezmiş. Giysileri yoksul ve yırtıkmış. Dağınık saçları ve zayıf yüzü uzun zamandan beri, bir şey yemediğini gösteriyormuş.

Efendisi bir iktidar savaşında yenilince işini ve görevini yitirmiş. Yoşinari'nin bir başkasının hizmetine girmek için ülkeyi dolaşmaktan başka çaresi yokmuş. Ama şanssızlık peşini bırakmıyormuş.

Uzun zamandan beri, kıyıda köşede kalan neyi varsa, bitirmiş; artık iki kılıcından başka bir şeyi kalmamış.

Ufku araştırarak ilerlerken sonunda uzaklarda birkaç ev farketmiş. Dışarıda yatmak zorunda kalmayacağına sevinerek adımlarını hızlandırmış. Köye vardığında, çoktan gece olmuş, köy halkı yatmaya hazırlanıyormuş. Yoşinari ev ev dolaşmış ama kimse onu evine almak istememiş. Ya kapıyı suratına çarpıyor ya da açmıyorlarmış bile.

Bir pencere açılmış ve biri "Köyün arkasında küçük bir tapınak var; geceyi belki orada geçirebilirsiniz", diye bağırmış. Bu sözlerden sonra, pencere çabucak kapanmış.

Yoşinari köylülerin bu garip tavrına şaşırmış ama sonra ' ilki de yüksek görevliler gezgin şövalyeleri evlerine almalarını yasaklamış olabilirler", diye düşünmüş. Tapmağa yönelmiş. Asıl önemli olan o gece başını sokacak bir çatı bulmasıymış.

Yolun yarılarında sırtında büyük bir odun yüküyle ormandan inen bir yaşlıyla karşılaşmış. Yaşlı onu kibarca selamlamış ve: "Soylu şövalye, umarım, tapınağımızda yatmak gibi bir amacınız yoktur!" demiş.

"Başka çarem yok, büyükbaba. Köyde benden korkuyorlar galiba! Kimse beni evine almak istemiyor. Ama hiç olmazsa biri geceyi köyün arkasındaki tapınakta geçirmemi salık verdi", diye cevap vermiş Yoşinari.

"Tapınağa gitmeyin soylu şövalye", demiş yaşlı. "Sizi neden oraya yolladıklarını ben biliyorum.

Tapınak uzun zamandan beri terkedilmiş durumda. Geceleri hayaletler dolaşıyor orada. Garip şeyler oluyor. Tüm geceyi orada geçiren kimse çıkmadı daha. Belki de bizim köylüler kendilerini hayaletlerden kurtaracağınızı ummuşlardır, soylu şövalye. Ama oraya gitmeyin. Eğer küçük kulübemle yetinmek isterseniz, evimde yatabilirsiniz."

İlk başta, Yoşinari köylülerin kendisine bir oyun oynamak istemelerine çok kızmış ama sonra fikir değiştirmiş ve yaşlıya; "İyiliğinize teşekkür ederim büyükbaba", demiş. "Ama oraya gitmem için bir neden daha var şimdi. Aksi halde, hayaletlerden korktuğumu sanacaklar. Gerçek samuray dünyada hiçbir şeyden korkmaz."

"Nasıl biliyorsanız, öyle yapın, soylu şövalye. Ben sizi uyardım. Şimdi size savaşınızda şans diliyorum." Bu sözler üzerine, yaşlı koşarak evine gitmiş.

Tapmağa giden yol uzun zamandır kullanılmamış. Bir süre sonra, yıkık tapınak karanlıkta

Yoşinari'nin karşısına çıkmış. Çatısında kocaman bir delik açılmış ve duvarlarındaki çatlaklardan bir kedi kolaylıkla geçebilirmiş. Yoşinari verandaya çıktığında, çürümüş bir korkuluk parçası elinde kalmış. Yer döşemeleri ayaklarının altında tehlikeli bir şekilde gıcırdıyormuş. Kapının arkasında, kocaman bir örümcek ağı girişi ağır bir perde gibi kapatıyormuş. Örümcek ağları, birkaç eski hasır, tozla örtülü bir mücevher kutusu dışında, tapmak tamamen boşmuş.

Yoşinari ön tapınakta kendisine bir döşek hazırlamış ve oturmuş. Hayaletlere karşı bir işe yarayacağından kuşkusu olmasına karşın, kılıçlarını elinin altına koymuş. Sonra olayların nasıl gelişeceğini beklemeye başlamış. Bu arada, tamamen gece olmuş, biraz sonra ay çıkmış, tapınağın içerisini tavandaki delikten ve duvarlardaki çatlaklardan aydınlatmış. Arada bir kirişlerden birinin çatırdadığı işitiliyormuş ama başka bir ses yokmuş. Yoşinari uyumamaya ve beklenmedik bir durumla karşı karşıya kalmamaya kendi kendine söz vermiş. Ama yorucu bir yolculuk yapmış ve midesi boşmuş. Dolayısıyla sonunda uyuyakalmış olmasına şaşmamalı.

Tapınağın kuzey cephesine kuvvetle vuran biri tarafından uyandırıldığında, gece yarısıymış. Aynı anda, karga gaklamasını andıran tiz bir sesin "Kimse yok mu?" dediğini işitmiş.

Yoşinari şimşek gibi kılıçlarına atılmış. "Cevap versem mi vermesem mi", diye düşünmüş. Ama onun karar vermesine kalmamış, bitişik odada ince bir bambu perdenin arkasında bir ışık yanmış ve biri: "Ben suçsuz yere hapsedilen uzunum, cılızım. Bugün evdeyim ve konuklarımı kabul ediyorum.

Sen kimsin?"

Dışarıdan bir sesin cevap verdiği işitilmiş: "Çalılıklarda kaybolan parlağım, bükülmüşüm. Seni ziyarete geldim. Girebilir miyim?"

"Buyur, hoş geldin", diye yanıtlamış ev sahibi. Ama ne adım sesleri, ne de başka bir gürültü işitilmiş. Bir süre sonra, bitişik odada ışık sönmüş ve her şey eski haline dönmüş.

Yoşinari düş gördüğünü sanmış ama birden kapı yeniden çalınmış. Bu kez tapınağın güney cephesiymiş. Belirsiz bir geniz sesi bağırmış: "Kimse yok mu?"

Önceki gibi ışık yanmış ve bitişik odadan biri cevap vermiş: "Ben suçsuz yere hapsedilen uzunum, cılızım. Bugün evdeyim ve konuklarımı kabul ediyorum. Sen kimsin?"

Yeni konuk cevap vermiş: "Ben bir dala asılmış inceyim, dişleri dökülmüşüm. Seni ziyarete geldim. Girebilir miyim?"

"Buyur, hoş geldin", diye cevap vermiş ev sahibi. Işık sönmüş. Yeniden sessizlik olmuş. Yoşinari şimdi düş görmediğinden eminmiş. Olayların sonunu beklemiş.

RESİM

Yoşinari soğuk soğuk terlemiş. Daha az yürekli bir şövalye çoktan kaçarmış! Ama Yoşinari soğukkanlılığını yitirmemiş. Hayaletlerin yaklaştığını işitince ayağa kalkmış; yenlerini sıvamış, bacaklarını ayırıp elinde kılıcı, saldırıyı beklemiş.

O anda, kulakları sağır eden bir ıslık işitilmiş ve parlak kırmızı bir çizgi ön tapınağa girmiş. Yerde kayıyor, halkalar, kıvrımlar çiziyormuş. Gittikçe Yoşinari'ye yaklaşıyor, çevresinde halkalar yapıyormuş. Yoşinari onun geldiği yöne kılıç darbeleri sallamış ama çizgi alaycı bir kahkaha ile yetinip dansına devam etmiş.

Yoşinari hain bir düşmana kendini kabul ettirmenin tek yolunun cesaret olduğunu biliyormuş. Sert bir sesle "Dur!" diye bağırmış.

Gerçekten de kırmızı çizgi dansını kesmiş; kararsız, bir yanıp bir sönmüş. Ama kendisini çabuk toparlamış ve ince bir sesle: "Bana kim olduğumu söyle, yoksa seni boğarım!" demiş.

Yoşinari uzun uzun düşünmemiş ve cevap vermiş: "Sen kim misin! Tabii ki uzun, cılızsın." Çizgi hala kımıldamadan durunca "Haksız yere hapsedilensin", diye eklemiş.

Bu sözleri söyler söylemez çizgi titremiş ve kaybolmuş.

Hemen arkasından, sanki bir at sürüsü ön tapınağa giriyormuş gibi korkunç bir uğultu işitilmiş.

Uzun, beyaz ve parlak bir şey Yoşinari'nin çevresinde sıçramaya başlamış. Bu şey yanından her geçtiğinde, bir gülme işitiliyormuş. Sonunda beyaz şey şövalyenin önünde durmuş ve "Bana kim olduğumu söyle, yoksa seni parça parça ederim."

Yoşinari çabucak cevap vermiş: "Sen çıplaksın, kesik kesik soluyansın" ve hemen eklemiş;

"Yarısına kadar gömülensin" O zaman, uzun beyaz ışık son bir kez havaya sıçrayıp ve kaybolmuş.

Yoşinari daha başka kim uzun, cılıza ziyarete geldi diye kafa yoruyormuş ama buna pek zamanı olmamış. Çan sesine benzer tok bir ses işitilmiş ve ön tapmakta gittikçe daha hızla dönen yuvarlak, mavi bir ışık görünmüş. Döndükçe büyümüş büyümüş neredeyse ön tapmağı tamamen doldurmuş.

Burgaç kendisini sürükleyip götürmesin diye Yoşinari duvara iyice yapışmış. O zaman, hayalet durmuş ve kikirdemiş: "Bana kim olduğumu söyle, yoksa seni yerim."

O anda, Yoşinari bu şeyin kimliğini anımsamış ve "Sen şişko, doymak bilmezden başkası değilsin, tabii gölde boğulansın", diye cevap vermiş.

Böylece mavi top kaybolmuş.

Şövalyenin şöyle rahat bir soluk almasına kalmadan, elle tutulmaz bir şey yerde dönmeye ve kıvılcımlar saçmaya başlamış. Sonra, dosdoğru Yoşinari'ye yönelmiş. Çevik bir hareketle Yoşinari yana sıçramış. O zaman, elle tutulmaz şey durmuş ve geniz sesiyle: "Bana kim olduğumu söyle, yoksa seni ezerim."

"Aha!" demiş Yoşinari kendi kendine "Sen ısıramıyorsun. "Hemen cevap vermiş hayalete; "Sen incesin, dişleri dökülmüşsün, bir dala asılmış olansın." Daha önceki üç hayalet gibi bu da gözden kaybolmuş.

Yoşinari bir hayaletin daha kaldığını biliyormuş ama ne kadar çaba harcasa da bir türlü adını anımsayamıyormuş. O böyle düşünürken sanki bir kuş sürüsü odaya doluşmuş gibi bir kanat çırpıntısı işitilmiş. Havada türlü türlü renklerde parıldayan saydam bir şey farketmiş. Yaklaşmış yaklaşmış ve gaklar gibi bir sesle: "Bana kim olduğumu söyle, yoksa seni ölünceye kadar gıdıklarım", demiş.

"İyi ki sen sonuncusun", diye düşünmüş Yoşinari. Bu gece dansından iyice yorgun düşmüş.

"Pekala, sen ilk gelen o..." O zaman burnunu bir şey gıdıklamış. Şöyle bir hoplamış. Bereket tam o anda ziyaretçinin adını anımsamış. "Sen parlaksın, yay gibi bükülmüş, çalılıkta kaybolansın. Haydi, şimdi git. Hepinizden gına geldi", diye bas bas bağırmış. Gerçekten de o saydam şey kaybolmuş. Her şey sessizleşmiş yeniden.

Ama bitişik odada ışık hala yanıyormuş ve Yoşinari hayaletlerin daha neler yapacağını bilmediğinden uyumayı göze alamamış.

İyi ki şafak uzak değilmiş. Komşu köyün horozunun ilk ötüşünde ışık sönmüş. Ölüm ziyaretçileri gitmiş gibi görünüyormuş.

Ancak o zaman, yorgunluktan ayakta duramayan Yoşinari yatmış ve yatar yatmaz da uyumuş.

Midesi boş uyandığında, güneş çatlaklar arasından parlıyormuş. Yoşinari tapınağı incelemeye koyulmuş. Örümcek ağlarının, eski hasırların ve tozla kaplı mücevher kutusunun dışında gerçekten boşmuş tapınak.

Yoşinari kılıçlarını kuşanmış ve verandaya çıkmış. Oradan tapınağın az ötesinde toplanmış birkaç köylünün sessizce kendi yönüne baktığını farketmiş. Önceki gece kendisini pek hoş karşılamadıklarını anımsayarak bağırmış: "Beni uyumaya hayaletlere gönderdiniz; ama gördüğünüz gibi bir şey olmadı.

Tam tersine hortlaklarla hoş bir gece geçirdim. Tapınakta kimin dolaştığını biliyor musunuz? İyi dinleyin. Burada uzun, cılız, haksız yere hapsedilmiş kalıyor. Parlak, yay gibi bükülmüş, çalılıkta kaybolan. Şişko, doymak bilmez, gölde boğulan. Çıplak, kesik kesik soluyan, yarısına kadar gömülü ve ince, dişleri dökülmüş, bir dala asılmış onu ziyarete geliyorlar. Bunlar gündüz biraraya gelemediklerinden asılmış onu ziyarete geliyor. Eğer hepsini bulur da biraraya getirirsek, faaliyetleri sona erer. Öyle ürkek ürkek bakmayın. Yardım edin de bulalım onları. İleride, batıda bir göl görüyorum. Şişko, doymak bilmezi orada bulacağımızdan eminim."

Köylüler yerlerinden kıpırdayana kadar, Yoşinari çoktan göle yönelmiş ve aramaya başlamış. Uzun bir süre bir şey bulamamış. Ama birden suyun kıyısında dipsiz eski bir testi farketmiş.

"İşte buldum onu, "demiş Yoinari. "Bakın ne kadar şişko; dibi de olmadığına göre, bu doymak bilmez. Onu sudan çıkarın, sonra araştırmalarımıza devam ederiz."

Testi sudan çıkarıldıktan sonra, Yoşinari kuzeyi göstererek "İleride çalılıklar görüyorum. Parlak, yay gibi bükülmüş orada olabilir."

Çalılıkları aramaya Yoşinari ile birlikte bütün köylüler katılmış. Sonunda şövalye parlak bir şey farketmiş. Eğilmiş ve yerden güzel bir horoz kuyruğu almış.

"Buldum", diye sevinçle bağırmış. "Türlü renklerle parlıyor, yay gibi. Sahibi onu yitirmiş olmalı, yoksa burada olmazdı. Haydi, şimdi de güneye. İnce, dişleri dökülmüş, orada bir ağaca asılı olmalı"

Güneyde bir ağaç varmış. Sağını, solunu, her yanını aramaya koyulmuşlar. Bir süre hiçbir şey bulamamışlar. Sonunda küçük bir kız ta yukarıdaki dallarda dişleri kalmamış eski bir tarak görmüş.

"Aferin küçüğüm, işte o!" diyerek Yoşinari onu kutlamış. "Daha incesi olamaz, hiç dişi de kalmamış. İndirin şunu oradan. Şimdi de doğuya gidiyoruz. Şu ilerideki taş mezar taşına benziyor.

Çıplağı, kesik kesik soluyanı mutlaka orada bulacağız."

Ağaçtan inceyi, dişleri dökülmüşü alıp taşa doğru yürümüşler. Orada uzun zaman aramaları gerekmemiş. Mezar taşının arkasında, toprağın dışında zamanla beyazlaşmış bir at başı görmüşler.

"Bu o, hiç kuşku yok. Çıplak ancak bu kadar olur, hala kapacak dişleri de var. Gerçekten yarısına kadar gömülü. Başı alın da tapınağa gidelim. Daha ev sahipliği yapan uzun cılızı, haksız yere hapsedileni bulacağız."

Tapınağa varıp her yeri aramışlar. Ama tapınak önceki kadar boşmuş.

"Mücevher kutusu olmasın sakın!" diye düşünmüş Yoşinari. "Sımsıkı kapalı gerçekten açmak olanaksız ama ne uzun ne de cılız. Fakat hapishane olabilir. Uzun cılız da mutlaka içerisindedir."

Bütün gücüyle kutuya vurmuş ve bıçakla kilidini açmaya çalışmış. Sonunda kapak açılmış ve

Yoşinari bir dizi çekmece keşfetmiş. En alttaki son çekmecede yırtık bir bağcık varmış.

Yoşinari gülümsemiş ve "İşte, haksız yere hapsedilen", demiş. "Öyle ya, yazılı kağıt tomarlarının koyulduğu çekmede ne işi var!"

Doğrusu pek uzun değil, geniş de sayılmaz. Biraz övünmüş olmasını artık bağışlayacağız. Sonunda beşini bir araya getirdik. Bundan böyle kimseyi korkutmaya gerek duymamaları için, hepsini aynı yere gömün."

Köylüler Yoşinari'nin öğüdünü tutmuşlar, Dipsiz testiyi, kaybolmuş horoz bağcığı iyice derine gömmüşler. Sonra kendilerini tapınakta dolaşan hayaletlerden kurtardığı için Yoşinari'ye teşekkür etmiş ve önceki gece pek hoş olmayan tavırlarından dolayı ondan özür dilemişler.

İster inanın ister inanmayın, o günden beri hiçbir hayalet köyün tapınağında dolaşmamış. Ne parlak yay gibi bükülmüş, ne şişko doymak bilmez, ne çıplak kesik kesik soluyan, ne ince dişleri dökülmüş, hatta ne de uzun ve cılız.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Şeftali Çocuk Momotaro - Japon Masalı

Eskiden, köyün dışındaki bir kulübecikte bir dede ile bir nine yaşarmış. Dede her sabah ormana gider, nine de evde kendi işine gücüne bakarmış. İkisi de çalışkanmış ve huzur içinde yaşarmış. Kuşkusuz, büyük bir üzüntüleri olmasaymış, daha memnun ve mutlu olurlarmış; çocukları olmamış ve yaşlılık günlerinde yapayalnız kalmışlar. Nine küçük avlusunu süpürürken sık sık "Ah, şimdi küçük bir oğlan ya da kız şuracıkta oynasaydı, ne hoş olurdu!" diye düşünürmüş. Dede de sırtında çalı çırpı yüküyle ormandan döndüğü zaman, küçük bir oğlanın kendisini karşıladığını ve sevgiyle kucakladığını düşlermiş. Ama bir düş yalnızca bir düştür. Çocuksuz, neşesiz bir yaşam içinde yaşayıp gidiyorlarmış. Bir gün, nine her zamanki gibi dedenin azığını hazırlamış; o ormana gidince çamaşırları toplayıp yakındaki derede yıkamaya gitmiş. Yıkamış, durulamış ve ancak sırtı dayanamayacak kadar ağrıyınca başını işinden kaldırmış. "Gerinip biraz dinlenmeliyim," demiş nine ve ayağa kalkmış. "Ora...

Yeşil Melek- Kıbrıs Türk Masalı

 Vahtın zamanında bir padişah vardı. O padişahın bir gızı vardı. Gızını nişan etsin deyi, aradı davet etti ahaliyi, gelsin bekarlar sıralansın gızı ok atacak dedi, kimin başına giderse gızı ona verecek. E çıkttı gız atar bir oku gitmez atar o bir oku gitmez. Bir tepecik vardı. O tepeciğin üstünde boynuz vardı. Tak gider vurur o boynuzun üstüne, tak gider vurur o boynuzun üstüne. Yağnışdır gene alırlar, yağnışdır gene alırlar. Sonra gız dedi:, “O boynuzdur benim kısmetim.” dedi padişaha., Çabucakdan, oracağa gızına bir hane yaptırdı. Hizmetçilernan godu gızını içine gece demez gündüz demez ansızdan boynuzun içinden bir oğlan çıkar affet-i devran beş garış gerdan, gördü padişah görüşüler anlaşılar:, “Kırk güne gadar beni meydana vermesan, dedi senin olacan dedi verirsan dedi. Gaybeden dedi.”, “Yok dedi gız”, Kırk gün, kırk gün gideler beraber gündüz biri gelir boynuza girer oğlan. Gider gezer atıynan gelir, o gün şey vardı. Nedeyim? Yörüyüş vardı atlarnan birleşip hangisi geçer oğlan...

Uraşima - Japon Masalı

Bir zamanlar, küçük bir köyde, babasıyla oturan Uraşima adında bir balıkçı varmış. Kulübeleri köyün biraz uzağında, deniz kıyısındaymış. Hemen yakınında bir çamlık varmış. Hava güzel olduğu zaman, Uraşima şafakta denize açılırmış. Ava göre ya hemen ya da uzun zaman sonra dönermiş. Hatta akşam döndüğü bile olurmuş. Böyle durumlarda ana ile baba sahile gider, küçük kayığı görmek için gözleriyle ufku araştırır, oğullarının ertesi gün pazara götürecek kadar yeterli balık avlayıp avlamadığını da merak ederlermiş. Bir gün, güzel bir ilkbahar sabahı, gökte tek bulut yokmuş ve sıcak bir esinti çamlığı okşuyormuş. Uraşima erkenden iyi bir av umarak denize çıkmış. Her zamankinden erken dönüp köydeki arkadaşlarıyla biraz çene çalmak istiyormuş; bunu uzun zamandır özlüyormuş ama umutları gerçekleşmemiş. Ağı her atışında boş çekmiş. Öğleyi geçeli çok olmuş, hala hiç balık tutamamış. O zaman şansını son kez denemeye karar vermiş, bu kez de ağ boş çıkarsa, eve dönecekmiş. Çünkü şanssızlık peşini bıra...