Ana içeriğe atla

Gönül Borcu - Japon Masalı

Genç Bay Morozuke Japonya'dan uzak ülkelere doğru yola çıkmış soyunun en sonuncusuymuş.

Başşehirde ne ana, babası, ne kendisini sosyeteye sokabilecek ya da muayenehane açmasına yardım edebilecek dostları varmış. Genç adam iyileştirme sanatını ünlü bilgelerden öğrenmiş. Yeteneği, sanatı ve bol acımasıyla kısa sürede kalabalık bir müşteri toplayabilirmiş. Ama bu kadar büyük bir şehirde yalnız bir insanın geleceği olmaz. Zengini, yoksulu, bilgini, budalası ile bunca insan arasında yalnızca parası olan ya da arkasında güçlülerin desteği olan kişi kendisine bir yol açabilir. Gel gelelim, Morozuke'de ikisi de yokmuş. Henüz doktoru olmayan başka şehirlere gitmeye karar vermiş.

Çünkü öyle bir yerde yalnızca sanatı yangısını belirleyebilirmiş.

İlkbaharmış. Coşkun ırmaklar gürüldeyip köpürerek dağlardan iniyormuş. Birden bir fırtına patlamış. Ev kadar kocaman dalgalar önüne gelen her şeyi sulara gömüyormuş. Bay Morozuke son dakikada dalgaların sürüklediği ağaç bir kapıya sığınabilmiş. Tahtalara yapışmış sürüklenirken ırmağın getirdiği şeyleri seyrediyormuş.

Birden umutsuz imdat çığlıkları işitmiş. "İmdat İmdat. Boğuluyorum. İmdat..." Bir adam kapının yanında kendisini dibe götürmeye çalışan dalgalara karşı kalan son gücüyle savaşıyormuş. Kendisinin de suya düşebileceğini düşünmeden Morozuke boğulmak üzere olan kişiyi yakalayarak yanına çekmiş.

Adam kendine gelir gelmez kurtarıcısına teşekkürler yağdırmaya başlamış. "Soylu kurtarıcı, yaşamımı size borçluyum. Bundan böyle yaşamım sizin. Sadık hizmetkarınızı nasıl isterseniz, öyle kullanın. Nereye giderseniz, peşinizden geleceğim. Ölünceye kadar cesaretinizi ve iyi yürekliliğinizi öveceğim. Ben yoksul bir fıçıcıyım. Ama yaşamda olmalarını size borçlu olan ellerim bundan böyle yalnız sizin için çalışacak."

Teşekkürlerinin sonu gelmiyormuş. Ödü kopan adam bir yandan övgüler yağdırırken bir yandan korkuyla sudaki girdaplara bakıyormuş. İnce bir adam olan doktor bu teşekkür sözlerini duymazlıktan geliyor ve kayığın gittiği yönü kollamaya bakıyormuş. O sırada kayık bir ormanda yüzer gibiymiş.

Suda ağaçların tepesi görülüyormuş. Girdaba kapılan bir tilki kurtulmak için boşuna çabalıyormuş.

Doktor uzun zaman duraksamamış. Uzanabildiği kadar salın dışına sarkarak ellerini tilkiye uzatmış.

"Tanrım! Siz ne yapıyorsunuz!" diye bağırmış dehşete kapılan fıçıcı. "Bırakın şu tilkiyi! Kapı devrilecek, ikimiz de suya düşeceğiz. Bir tilkiyi kurtarmak için yaşamını tehlikeye atmak, ne saçma!"

Doktor bu sözleri duymamış bile, tilkiyi sudan çıkarmış. Böylece, daracık kapının üstünde üç kişi oluvermiş. Bereket versin, kapı sağlam odundanmış. Yoksa üç kişinin ağırlığını çekmez, batarmış.

Su durmadan yükseliyormuş. Sarımsı bir köpükten başka bir şey görünmüyormuş artık. Birden salın yanında, suda bir çalkantı olmuş. Kocaman bir yılan suda dönüp duruyor, suya batıp batıp çıkıyormuş. Bir kez daha, doktor hiç duraksamadan yılanı yanına çekmiş. Fıçıcı boş yere homurdanıyor, sızlanıp duruyormuş. Bu yılanın yüzünden üçünün de mahvolacağını söylüyormuş.

"Üçümüz sığdığımıza göre, yılan için de küçük bir yerimiz var demektir", diye kararlılıkla cevap vermiş doktor. "Yılan da canlı bir varlık, ona yardım etmekten kaçınamazdım."

Kapı kenarlarından birazcık su alıyormuş ama batmamış. Yılan üçünün arasına iyi, kötü yerleşmiş.

Garip topluluk salın üstünde sıkışık bir durumda oturmuş, akıntıda sürükleniyormuş. Yavaş yavaş fırtına dinmiş ve sular azalmaya başlamış. Sonunda, doktor, fıçıcı, tilki ve yılanı taşıyan kapı tarlaların içinden geçen balçık bir yola oturmuş. Yoldan suların çekilmesi için bir süre daha beklemişler. Sonra en yakın şehrin yolunu tutmuşlar. Yılan ve tilki kurtarıcılarıyla bir süre yürümüş, ondan ayrılırken gönül borçlarını dile getirmişler. "Bizim için yaptıklarınızı asla unutmayacağız.

Elimizden gelen bir şey olursa, sizin için yapmak isteriz."

Fıçıcı da şehre giden yol boyunca doktora geri kalan günleri için borçlu olduğunu ve ona borcunu ödeyeceğini söylemiş.

Geceyi zengin bir yurttaşın evinde geçirmişler. Ondan yörede tek meslekdaşının bulunmadığını öğrenmiş.

"Öyleyse bu şehirde kalacağım ve halkı tedavi edeceğim", diye karar vermiş doktor. "Daha öteye gitmenin ne gereği var!"

Zengin ev sahibi onlara evinde kalmalarını önermiş. "Evim çok geniş. Bütün odaları dolduracak kadar kalabalık değil ailem. Buraya yerleşin. Yeterince para kazandığınız zaman, bana borcunuz olan kirayı ödersiniz. Eğer bana borçlu kalmak istemezseniz, ailemi parasız tedavi edersiniz."

Morozuke kendisine yapılan öneriyi memnuniyetle kabul etmiş. Büyük bir tabela yaptırmış ve doktor Morozuke'nin Bay Haciemon'un evine yerleştiğini bütün şehre ilan etmiş. Şehirde ne kadar hasta varsa, hepsi eve üşüşmüş. Morozuke herkese karşı nazikmiş, şikayetleri sakin sakin dinliyormuş. Sanatını gerçekten çok iyi bildiği için ünü kısa zamanda bütün yöreye yayılmış ve en uzak köylerden hastalar ona gelmeye başlamış.

Morozuke zenginleşerek kirasını ödemiş, şehrin ana caddesinde kendisine büyük bir ev yaptırmış ve kendini tamamen mesleğine vererek mutlu yaşamış. Morozuke ile gelen fıçıcı da şehre yerleşmiş.

Onun hizmetine gereksinimi olmadığını söyleyerek doktor onu yanında tutmak istememiş. O zaman, o da kendi mesleği olan fıçıcılığa başlamış. Şans ona da gülmüş. Kısa zamanda kendi işliği olmuş;

şehrin dışında çok şirin, yalın bir ev yaptırmış kendisine. Ama Morozuke'nin tersine, o yaşamından memnun değilmiş. İçini bütün neşesini kaçıran kıskançlık kemiriyormuş. Kurtarıcısının başarısı onda rahat, huzur bırakmıyormuş. "İkimiz de buraya beş parasız geldik. Ama doktorun şimdiki durumuna bak! Kim bilir ne kadar parası var! Bu kadar parayı ne yapacağını bilmiyordur. Şehrin tam göbeğindeki kocaman ve güzel evini saymıyorum bile", diyormuş haince.

Kıskançlık içini öyle kemirmeye devam etmiş ki sonunda içinde gönül borcu falan kalmamış.

Gözüne uyku girmiyormuş, işine gücüne bakamaz olmuş. Sonunda daha fazla dayanamayarak şehrin valisine gitmiş.

"Vali Hazretleri", demiş yöneticiye, "sizi rahatsız ettiğim için bağışlayın. Ama doktor

Morozuke'nin üstüne dikkatinizi çekmek benim görevim. Yalnızca hastaları değil, bütün şehri felakete sürükleyecek tehlikeli bir adamdır o. Büyücülüğe bulaşmak hiç iyi bir şey değildir. Vali Hazretleri, o tedavide büyücülüğe başvuruyor. Bunca insanın yaşamına mal olan büyük sel sırasında, bir tapınağın kapısının tam zamanında yanına yaklaşması size garip gelmiyor mu! Hele bu kadar parası olması!

Nereden geldiği belli değil! Büyü olmadan bu kadar çabuk böyle bir servet yapabilir miydi!"

Yöneticiyi korku almış. Gerçekten büyüden, büyücülükten uzak durmak en iyisiymiş. Şehrin başına bir şey gelecek olsa, prens sıradan bir doktoru değil, kendisini cezalandırırmış. Hemen askerlerini doktorun evine göndermiş ve onu hapse attırmış. Genç doktor boş yere masum olduğunu söylemiş, kimse onu dinlemiyormuş. Kimse neyle suçlandığını bile ona söylemiyormuş.

Herkesin tanıdığı ve sevdiği doktorun tutuklandığı haberi çabuk yayılmış ama haber tilkinin kulağına gelinceye kadar birkaç hafta geçmiş. Kurtarıcısının başına gelen kötü olayı öğrenir öğrenmez akıl danışmak için yılanın yanına gitmiş.

"Sevgili yılan, kurtarıcımızın başına büyük bir felaket gelmiş", demiş tilki. "Ona yardım etmeliyiz."

Uzun uzun düşünmüş, sonunda bir çare bulmuşlar. Yılan insanların yanına sokulup Morozuke hakkında dediklerini ve neden hapse atıldığını öğrenecekmiş. Bu soruya bir yanıt aldıkları zaman, yeniden bir değerlendirme yapacaklarmış.

İnsanlar arasında bir şeyin sır olarak kalması olanaksızdır. Böylece yılan sözde büyücülük öyküsüyle ilgili her şeyi öğrenmiş.

"İyiliğin karşılığı bu demek!" demiş hayvanlar doktora kimin iftira ettiğini öğrenince. "İyi ama valiye nasıl ulaşacağız! Bir tilki ve bir yılanla görüşmeyi kim kabul eder!"

Uzun uzun düşünmüş, ortaya bir sürü öneri atmış, sonunda birini beğenmişler.

Gece yılan valinin evine gitmiş. Bahçeye giden ve bütün aile halkının sandaletlerini çıkardığı ağaçtan verandanın altına saklanmış. Orada çöreklenip ikindiyi beklemiş. Sonunda valinin bahçede dolaşmayı alışkanlık haline getirdiği saat gelmiş. Ayağında ince bir çorapla sandaletini almak için verandaya çıktığında, yılan ilerleyip onu bacağından sokmuş ve kaçmış.

Yönetici bir çığlık koparıp düşmüş. Bacağı şişmiş ve şiddetli bir ateş bütün bedenini sarmış.

Çığlık seslerine hizmetkarlar koşmuşlar. Yöneticiyi bir yatağa uzatarak yaraya ıslak bezler örtmüşler;

ama boşuna! Adamın bacağı gittikçe şişiyor ve zavallıcık gece gündüz inliyormuş.

Bu arada tilki ne mi yapıyormuş! Yılanla kafa kafaya verip insanlara nasıl yaklaşacaklarını düşünürlerken uzak bir köyde oturan ve sihirli bir incisi olan yaşlı teyzesini hatırlamış. Sihirli inci istediğin şekle girmeni sağlarmış.

Yılan şehre sızıp valinin bacağını ısırdığı sırada, tilki teyzesine koşuyormuş. Yönetici yakın bir şehirden ünlü doktorlar ve bilge keşişler getirtmeden şehirde olmak istiyorsa, acele etmesi gerekiyormuş. İki gün iki gece koşmuş. Üçüncü günün sabahı elinde inciyle şehre varmış. Yaşlı bir rahip şekline girip valinin evinin önünde dolaşmaya başlamış.

Kentte bir rahibin bulunduğu öğrenilir öğrenilmez bilgeyi hastanın yanma getirmek için hizmetçiler sokağa fırlamışlar.

Rahip ciddi bir yüzle şişmiş bacağa baktıktan sonra "Bu sıradan bir yılan ısırığı değil!" demiş.

Bütün bunlar, aldığınız haksız bir kararın cezasını çektiğinizi gösteriyor. Hayır hayır, bu size yardım etmenin olanaksız olduğu anlamına gelmez".

Yönetici, rahibe gerçekten bir çare olup olmadığını sormuş. Eğer bir çaresi varsa, bu haksız kararı bozmaya hazırmış.

Rahip bilgin tavırları takınarak pek düşünceli bir şekilde "Ne yapacağımı bilmiyorum. Hapiste bir adam var, yalnız o size yardım edebilir". Ağzından bütün alabildikleri bu olmuş. Sağına soluna bakmadan evi de şehri de terketmiş.

Yönetici o zaman doktor Morozuke'yi hapse attırdığını hatırlamış. Bilge haksız karardan söz ederken belki onu söylemiş olabilirmiş. Hemen askerlerini gönderip doktoru hapisten çıkarttırmış.

Bay Morozuke hapishanenin kapısının açıldığını ve askerlerin içeri girip "Haydi, yürü. Durmasana be adam!" dedikleri işitince korkuya kapılmış.

Kendisini idam etmeye götürmek için geldikleri düşüncesi filizlenmiş hemen kafasında.

"Ben masumum. Kimseye bir şey yapmadım", diye haykırmış doktor. Ama onu kimse dinlemiyormuş. Askerler onu önlerine katıp yöneticinin yanına götürmüşler.

Oraya varınca zavallı doktor başı öne eğik durmuş. "Bağışlayın Vali Hazretleri. Ben gerçekten bir suç işlemedim."

Ama suçlama yerine, valinin yalvaran bir sesle "Bay Morozuke, size karşı bir haksızlık yaptım", dediğini işitmiş. "Lütfen bana yardım edin, artık bu acılara dayanamıyorum".

Doktor iki kez yalvartmamış. Şişkin bacağı iyice inceledikten sonra, sıcak ve kıpkırmızı topuğa dokunmuş, böylece şişlik kayboluvermiş.

Vali sevinçten uçuyormuş. Doktoru bol bol ödüllendirerek uğurlamış. Bütün bu dertleri açanın kim olduğunu biliyormuş. Doktorun hapishanedeki hücresine fıçıcıyı attırmış.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Şeftali Çocuk Momotaro - Japon Masalı

Eskiden, köyün dışındaki bir kulübecikte bir dede ile bir nine yaşarmış. Dede her sabah ormana gider, nine de evde kendi işine gücüne bakarmış. İkisi de çalışkanmış ve huzur içinde yaşarmış. Kuşkusuz, büyük bir üzüntüleri olmasaymış, daha memnun ve mutlu olurlarmış; çocukları olmamış ve yaşlılık günlerinde yapayalnız kalmışlar. Nine küçük avlusunu süpürürken sık sık "Ah, şimdi küçük bir oğlan ya da kız şuracıkta oynasaydı, ne hoş olurdu!" diye düşünürmüş. Dede de sırtında çalı çırpı yüküyle ormandan döndüğü zaman, küçük bir oğlanın kendisini karşıladığını ve sevgiyle kucakladığını düşlermiş. Ama bir düş yalnızca bir düştür. Çocuksuz, neşesiz bir yaşam içinde yaşayıp gidiyorlarmış. Bir gün, nine her zamanki gibi dedenin azığını hazırlamış; o ormana gidince çamaşırları toplayıp yakındaki derede yıkamaya gitmiş. Yıkamış, durulamış ve ancak sırtı dayanamayacak kadar ağrıyınca başını işinden kaldırmış. "Gerinip biraz dinlenmeliyim," demiş nine ve ayağa kalkmış. "Ora...

Yeşil Melek- Kıbrıs Türk Masalı

 Vahtın zamanında bir padişah vardı. O padişahın bir gızı vardı. Gızını nişan etsin deyi, aradı davet etti ahaliyi, gelsin bekarlar sıralansın gızı ok atacak dedi, kimin başına giderse gızı ona verecek. E çıkttı gız atar bir oku gitmez atar o bir oku gitmez. Bir tepecik vardı. O tepeciğin üstünde boynuz vardı. Tak gider vurur o boynuzun üstüne, tak gider vurur o boynuzun üstüne. Yağnışdır gene alırlar, yağnışdır gene alırlar. Sonra gız dedi:, “O boynuzdur benim kısmetim.” dedi padişaha., Çabucakdan, oracağa gızına bir hane yaptırdı. Hizmetçilernan godu gızını içine gece demez gündüz demez ansızdan boynuzun içinden bir oğlan çıkar affet-i devran beş garış gerdan, gördü padişah görüşüler anlaşılar:, “Kırk güne gadar beni meydana vermesan, dedi senin olacan dedi verirsan dedi. Gaybeden dedi.”, “Yok dedi gız”, Kırk gün, kırk gün gideler beraber gündüz biri gelir boynuza girer oğlan. Gider gezer atıynan gelir, o gün şey vardı. Nedeyim? Yörüyüş vardı atlarnan birleşip hangisi geçer oğlan...

Uraşima - Japon Masalı

Bir zamanlar, küçük bir köyde, babasıyla oturan Uraşima adında bir balıkçı varmış. Kulübeleri köyün biraz uzağında, deniz kıyısındaymış. Hemen yakınında bir çamlık varmış. Hava güzel olduğu zaman, Uraşima şafakta denize açılırmış. Ava göre ya hemen ya da uzun zaman sonra dönermiş. Hatta akşam döndüğü bile olurmuş. Böyle durumlarda ana ile baba sahile gider, küçük kayığı görmek için gözleriyle ufku araştırır, oğullarının ertesi gün pazara götürecek kadar yeterli balık avlayıp avlamadığını da merak ederlermiş. Bir gün, güzel bir ilkbahar sabahı, gökte tek bulut yokmuş ve sıcak bir esinti çamlığı okşuyormuş. Uraşima erkenden iyi bir av umarak denize çıkmış. Her zamankinden erken dönüp köydeki arkadaşlarıyla biraz çene çalmak istiyormuş; bunu uzun zamandır özlüyormuş ama umutları gerçekleşmemiş. Ağı her atışında boş çekmiş. Öğleyi geçeli çok olmuş, hala hiç balık tutamamış. O zaman şansını son kez denemeye karar vermiş, bu kez de ağ boş çıkarsa, eve dönecekmiş. Çünkü şanssızlık peşini bıra...